Μετάφραση διηγήματος : Στο Σπίτι του Κεμάλ

Η μετάφραση του διηγήματος του Γιώργου Ιωάννου Στο Σπίτι του Κεμάλ από τη Λάλε Άλατλι εκδόθηκε στο τουρκικό περιοδικό Evrensel Kultur τον Ιούνιο 2016.

«Ο Γιώργος Ιωάννου (ψευδώνυμο και στη συνέχεια κατοχυρωμένο νομικά ονοματεπώνυμο του Γεωργίου Σορολόπη) γεννήθηκε στη Θεσσαλονίκη το Νοέμβριο του 1927. Σπούδασε στο τμήμα Ιστορίας-Αρχαιολογίας της Φιλοσοφικής Σχολής του Πανεπιστημίου Θεσσαλονίκης, όπου και υπηρέτησε για ένα διάστημα ως βοηθός στην έδρα της Αρχαίας Ιστορίας. Από το 1960 εργάστηκε ως φιλόλογος στη μέση εκπαίδευση στην Ελλάδα και στη Λιβύη. Το 1974 ορίστηκε μέλος της Επιτροπής για τη συγκρότηση ανθολογίου κειμένων λογοτεχνίας για το Δημοτικό σχολείο, καθώς και για την ανανέωση των Νεοελληνικών Αναγνωσμάτων του Γυμνασίου. Πέθανε στα 57 του χρόνια.»

Πηγή: (https://el.wikipedia.org/wiki/%CE%93%CE%B9%CF%8E%CF%81%CE%B3%CE%BF%CF%82_%CE%99%CF%89%CE%AC%CE%BD%CE%BD%CE%BF%CF%85_(%CE%BB%CE%BF%CE%B3%CE%BF%CF%84%CE%AD%CF%87%CE%BD%CE%B7%CF%82)

Kemal’in Evinde – Yorgos İoannou

Her yıl dutlar olduğunda, evimizin eşiğine gelerek kibarca avludaki kuyunun suyundan kendisine biraz vermemizi isteyen, siyahlara bürünmüş o kadın bir daha görünmedi. Çok yorgun görünmesine rağmen üzerinde görkemli, asil bir güzelliğin izlerini taşıyordu. Sırf bardağı tutuş şeklini gören, bu kadının bir zamanlar bir soylu olduğunu anlardı. Bardağı geri verirken, hiçbir zaman bize Türkçe olarak söylediği iyi dilekleri eksik olmazdı; tam olarak sözcükleri anlayamasak bile anlamını hissederdik: “Allah size büyük iyiliği versin.” Hangi büyük iyiliği? Hiçbir fikrimiz yoktu.

Avlunun eşiğinde uzun saatler sessizce oturur, yola veya yanda bulunan (Mustafa) Kemal’in evine bakmak yerine, fısıltıyla kendi kendine konuşarak kaçamak bakışlarla bizim evi seyrederdi. Zaman zaman gözlerini kapayıp yüzünü uzaklara çevirir ve tuhaf isimler hecelerdi. O zamanlar tüm mahalleye ve yoldan geçip de isteyen herkese verdiğimiz gibi, ona da dut ağacından meyve vermeyi ihmal etmezdik. Yabancı kadın, sessiz ama içten bir memnuniyetle yerdi bunları. Dutlarımızdan bu kadar çok hoşlanması bize tuhaf gelmezdi. Bizim ağacımız, sulu dutlar veren o alışılmış ağaçlardan değildi. Bizimki büyük, vişne gibi ekşi ve kıpkırmızı meyveler verirdi. Eski ve çok kocaman bir ağaçtı; dallarının boyu iki katlı evimizi geçerdi. Tek bir kötü yanı vardı; yaprakları sert olduğundan ipek böceklerim onları yiyemezdi. Ama tüm Islahhane ve hatta daha da ilerisinde çok meşhur bir ağaçtı.

Tanımadığımız bu kadın eşiğimize ilk oturduğunda, ona dut ikram etmek aklımıza gelmemişti; fakat biraz sonra bahçesine bir tohumunu ekmeyi ne kadar arzuladığını söyleyerek kendisi bizden istedi. Birkaç tanesini yedikten sonra, kalanları bir kâğıda sarıp mutluluktan uçarak yanımızdan ayrıldı.

İkinci sefer, ilkinden iki yıl sonra olmalı, bin dokuz yüz otuz sekiz yılı civarında geldiğinde ise, dutları kâğıda koymadı. Oturdu ve eşikte birer birer yedi. Anlaşılan önceden aldığı tohumlar tutmuştu ama dut vermesi için yıllar geçmesi gerekirdi. Bu ağaç, yavaş büyüyen tüm ağaçlar gibi uzun yıllar yaşar ve geç meyve verir.

Kadın bir sonraki yıl, savaştan biraz önce de geldi. Ama bu sefer ona kuyudan değil, musluktan su verdik. Suyu içmeyi reddetti. Ağzına götürür götürmez bize bakıp dolu bardağı bize geri verdi. Onu çok rahatsız olmuş gördüğümüz için durumu açıklamaya çalıştık. İğrenç ev sahibimiz evin kanalizasyonunu kuyuya nakletmişti. “Suyu mutfağınıza kadar getirdiğime göre, artık kuyuya ihtiyacınız kalmadı,” demişti. Kadının gözleri yaşardı ama bu denli üzülmesinin sebebini bize açıklamadı. Onu teselli etmek için daha fazla dut verdik ve anneannem onu yerinden fırlamasına yol açacak bir şey söyledi: “Bir kutuya koyup daha da fazla verirdik ama uzak yola dayanmaz”. Gerçekten bir şeylerden şüphelenmeye başlamıştık. Onu gördüğümüz bir sonraki seferde, bizden ayrılır ayrılmaz Kemal’in evine doğru gitti; onu orada kaldırımda bir grup Türk ziyaretçi bekliyordu. Biz o zamana kadar onun bizimkilerden, bir kelime bile Yunanca bilmeyen Anadolu Rum kadınlarından biri olduğunu sanıyorduk; ne de olsa nüfus değişimi dili değil de dini esas alarak yapılmıştı. Bu keşfimiz önce bizi sarstı. Evimizin yanında bize sürekli felaketi hatırlatan Kemal’in evinin olduğu yetmiyormuş gibi, şimdi bir de Türkler mi ayağımızın altında olacaktı? Hem bu kadın bizden tam olarak ne istiyordu ki? Bu konu üzerine konuşmadık ama derinden şüphelenmiş şekilde bakıştık. Ama sonraki sözlerimiz, anlayış ve umuttan dolayı bir şekilde hemencecik yüreklerimizin ısındığını gösteriyordu. Biz de oralarda evimizi ve üzüm bağlarımızı bırakmıştık.

Türk kadın savaştan sonra tekrar ortaya çıktı. Biz artık sokağın biraz daha ilerisinde başka bir evde oturuyorduk; fakat bir gün onu, eski evimizin eşiğine mıhlanmış olarak otururken gördük. Onu ilk gören hemen içeri koşup bağırdı: “Türk kadın!” Pencerelere çıktık ve heyecanla ona bakıyorduk. Az kalsın onu evimize davet edecektik; onun ısrarcı özlemi bizi bu kadar duygulandırmıştı. Ama o hiç hareket etmeden çırılçıplak avluyla ıssız eve bakıyordu. Bir İtalyan bombası, dut ağacını yerle bir ederek, şirin ahşap evi yıkamamış olsa da harabeye çevirmişti.

O günden sonra onu bir daha görmedik. Geldi mi, gelmedi mi, kim bilir? Ama gelseydi de oturmak için artık o dolgun mermer eşiği bulamazdı. Ev, uzun zaman önce bir müteahhit çetesine teslim edilmişti ve artık onun yerine en çirkin apartmanlardan biri yükselmişti. Şimdi bu şarlatanlar onu da yıkmaya hazırlanıyorlar. Kim bilir o kurnaz beyinciklerinde ne tür bir plan var.

Bu gerçekleşirse, gece gündüz nöbet tutacağım; özellikle kazma işi temellere geldiğinde belki bu yeni uyumsuz canavarın yapılmasını engelleyebilir ya da en azından geciktirebilirim. Geçen sefer orada, derinlerde, bizim evimizin arsasından başlayıp Kemal’in evine doğru devam eden olağanüstü bir mozaik bulunmuştu. Yetkililer onları durdurmasın diye iyice eğitilmiş işçiler bu mozaiği hızla örttü. Fakat güneş ışığının vurduğu saatlerde mahallede, hayranlıkla karışık çeşitli söylentiler duyuluyordu. Herkes evin eski güzelliğinden ve şöhretinden bahsederken, bu yüksek sesle söylenen sözcükler arasından bir ihtiyar kadının şöyle mırıldandığını duydum: “Bu evde eskiden soğuk sular kadar güzel bir kızı olan bir bey oturuyordu. Bu kız buradan ayrılırken yerlere kapaklanıp, eşiği öpüyordu. Böyle bir çırpınış hayatımda görmedim.”

Yunanca aslından çeviri: Lale Alatlı

Κατεβάστε το διήγημα στα ελληνικά

Αφήστε μια απάντηση

Η ηλ. διεύθυνσή σας δεν δημοσιεύεται. Τα υποχρεωτικά πεδία σημειώνονται με *