Μετάφραση άρθρου: Yeni e λογοτεχνικό περιοδικό

Μετάφραση της Λάλε Άλατλι: το άρθρο του Γιώργου Ιαννόπουλου με τίτλο «Το Ναυάγιο» δημοσιεύθηκε στο 4ο τεύχος του λογοτεχνικού περιοδικού Yeni e, Φεβρουάριος 2017.

DENİZ KAZASI

Bir deniz kazası görüntüsünde, karşı konulmaz bir şiirsellik vardır. Bazen güzelliği oluşturan gücü ve yabaniliği besleyip hatırlatan şey görüntülerin tezatlığıdır. İnsani gayretlerin yok olması, insan mevcudiyetinin enkaz ve harabeleri, felaketten sonraki süre, hareket ve zekâ, doğal haliyle hayatın ta kendisine ait çözümler ve yaratıcılığın ta kendisi, ölümün gerçekliği üzerine durumun halefliğini üstlenen hayat mekanizmasıdır. Sualtı dünyası, insanlardan geriye kalan, insan eliyle yaratılmış harabe ve enkaza yerleşerek hayat vermeye gelir.

Bir deniz kazası görüntüsünün gerilim ve belirsizliğini, algılama ve bilinci meydana getiren yapısal tezatlıklar takviye edip yönetir. Dilde mesela, mavi ve türevleri doğrudan deniz kazası sahnesiyle ilişkilendirilir. Fakat suların sessizliği şeffaftır, renk ise ışığa, gökyüzünün yansımasına göre farklılık gösterir.

Tabii sözlerdeki çelişkiler, insan eserlerinin yani sınıfsal şiddet tarihinin, en kahredici, korkunç ve hakaret dolu haliyle ortaya çıkmasını engellemez. Bu noktada sözler bir medeniyetin tamamının, tamamen yok olmaya doğru ilerlemesinde bir prelüd gibi işler. Vasa’yla[1] Titanik insan kibrinin yol açtığı feci iki deniz kazası vakasını teşkil ediyorsa, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Alman kuşatması altındaki Büyük Britanya’ya doğru yola çıkan, 4500’den fazla geminin oluşturduğu filonun mürettebatının İkinci Dünya Savaşı’nda Atlantik Okyanusu’nun derinliklerinde korkunç şekilde hayatını kaybetmesi, rakibin felaket ve kazaya uğramasının en yüce amaç olduğu dünya savaşları arenasındaki korkunç olaylardan sadece biridir. Bu “kutsal görev”in eylemcileri, 1000 yıl sürmesi umulan Üçüncü Reich’ın alabora olmasıyla Hitler’in halefi olarak başa geçen Büyük Amiral Dönitz’e[2] ait Alman u-bot denizaltılarının mürettebatıdır. Atlantik Okyanusu’nun buz gibi sularında yaşıtı denizcileri boğan gençler, savaş dönemlerinde ahlaksız katilleri “kahraman” sayan vicdanların bilindik sapkınlığına göre kahraman ve mert savaşçı ilan edilmişti.

İnsan vicdanının kurban gittiği bu deniz kazasında, bir umut ışığı olan olaylar da -genellikle hafızaların derinliğinde gömülü kalan- olmamış değildir. Hollanda’nın Almanlar tarafından işgali sırasında Hollanda Komünist Parti üyesi iki işçi Jan Pick[3] ve Willem Kraan, Amsterdam’da vatandaşları, Yahudi’lerin ölüm kamplarına gönderilmesine karşı genel greve gitmeye ikna etmiştir. Nazi işgalindeki bir Avrupa şehrinde toplu direnç ve toplumsal dayanışma örneği olarak olağanüstü ve eşsiz bir tarihi öneme sahip bu olay, savaşın ve sınıfsal şiddetin alabora olmasına güçlü bir örnektir.

Günümüzde yakın geçmiş artık uzun zaman öncesine dayanan hikâyeler gibi önemini çabucak yitiriyor. Fakat savaşların şiddeti, egemen sınıfın gücünü metodik ve sistematik olarak uygulaması, bu gücün muhafaza edilmesinin medeniyeti doğrudan tehlikeye attığını ortaya koymakta. Fransa’nın Polinezya’daki nükleer silah deneme alanı sebebiyle Pasifik Okyanusu sularının gördüğü, geri dönüşü olmayan ekolojik zarar, Fukuşima kâbusu, milyarlar karşılığında İtalyan mafyası tarafından Avrupa şirketlerinin toksik ve nükleer atıklarıyla dolu teknelerinin Adriyatik Denizi’nin güney sularında batırılması, Suriye’nin kimyasallarının ABD Deniz Kuvvetleri tarafından Girit Adası’nın güney sularında yok edilmesi, bizleri bir üretim biçiminin, bir medeniyetin tamamının çıkmaza girmesi ve alabora olmasına kadar götüren bir dramın enstantanelerini teşkil eder.

Yakın geçmişten bir şahsiyet Jan Pick “Denizde boğulmakta olan birini gördüğünde ne yaparsın?” diye kendi kendine sorar. “Suların temiz olup olmadığını sorgulamazsın. Hayat kurtarmak için sadece suya atlarsın, çünkü başka seçenek yoktur.[4]

Çağdaş toplumlar, boğulan insanların dramına nasıl bir yanıt veriyor? Medeni toplumlar Akdeniz’in sularında boğulmuş mülteci çocuklarını görünce ne tepki verdi?

Avrupa Birliği liderlerinin –kendi yarattıkları ve kendi çıkarları için kullanmaya çalıştıkları– kriz dönemlerinde, nükleer uçak gemilerinin platformlarından sembolik mesajlar göndermeyi tercih etmesi, politikalarının[5] tamamen alabora olduğunu algılayacak durumda olmadıklarını ortaya koyuyor. Zamanında yıkım ve felaket ekip, şimdi ya fondamentalizm gibi tepkisel hareketlerle ya da Avrupa’da aşırı sağın endişe verici yükselişiyle[6] fırtına biçen politikalarının.

Tarih öğreticidir. Sadece sosyal mücadeleler, ezilenlerin sınıfsal dayanışması ve dünya vatandaşlarının büyük çoğunluğunun hayati menfaatlerini, hayatını, onuru ve umudunu savunan politik organların yaratılması, bizleri bütün bir medeniyetin –tetikte bekleyen- alaborasından koruyabilir. Naçiz Jan Pick ve Willem Kraan’ın bu olağanüstü hareketi dayanışmaya bir örnektir. İki dünya savaşı, atom bombası ve Naziler’in toplama kamplarının sığdırıldığı geçen yüzyılın fırtına ve korkunç deniz kazalarından, insani değerleri kurtaran da bunun gibi davranışlar olmuştur. Ekonomik ve toplumsal krizlerin, savaşların, mültecilerin, kovalananların ve yerlerinden edilenlerin tüm dünyada süratle arttığı, faşizmin ve tepkiselliğin yeniden canlandığı bu çalkantılı dönemde, insanlık ciddi bir sınavdan geçmeye devam ediyor…

[1] 17. yüzyılda İsveç’teki emperyalist hareketler döneminde Hollandalılar tarafından inşa edilen, İsveç Deniz Kuvvetleri’ne ait, 300 metrelik savaş gemisidir. Gemi, inşasındaki sahtekârlıklar, aşırı ağır toplar ve kendini askeri bir deha olan gören hırslı İsveç kralı Büyük Gustav Adolf’e (Gustav Adolf den store, 1594-1632) övgü niteliğindeki aşırı süslemeler yüzünden, Hollandalıların işlettiği tersaneden suya indirilişinden hemen sonra batmıştır.

[2] Karl Dönitz, 1891-1980. Hitler’in halefi, Alman denizci. 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlere savaş esiri düşen bir denizaltı subayı olarak “kurt kapanı” veya “grup taktiği” olarak bilinen Rudeltaktik’i geliştirdi. Nürnberg Mahkemesi’nde savaş suçlarından yargılanarak 10 yıl hapiste kaldıktan sonra Hamburg yakınlarında bir köyde, ölene kadar sakin bir yaşam sürdü.

[3] Sanayi işçileri, özel sektör çalışanları ve devlet memurları çağrıya “Bu pogromlar işçi sınıfına bir saldırıdır: Grev, grev, grev,” sloganıyla cevap vererek sokaklara döküldü. Nazi ordularının işgali altındaki ülkede, eşi görülmemiş ve akıl almaz bir toplumsal dayanışma örneğiydi. Grev Hilvesum, Zaandam, Haarlem ve Utrecht gibi komşu kentlere de yayıldı. Grev sert ve kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Αd Van Liempt, Hitler’s bounty hunters. The Betrayal of the Jews, Berg Yayınevi, Οxford-New York, 2005.

[4] The World at War, Occupation, anlatıcı: Laurence Olivier, yönetmen: Michael Darlow, yapımcı: Jeremy Isaacs, metinler: Charles Bloomberg, BBC 1973.

[5] Emma Sky, Τhe Unraveling: High Hopes and Missed Opportunities in Iraq (2015)

[6] İ Efimerida ton Sintakton, 3-4 Eylül 2016.

Αφήστε μια απάντηση

Η ηλ. διεύθυνσή σας δεν δημοσιεύεται. Τα υποχρεωτικά πεδία σημειώνονται με *