Danellis Vasilis – Geldiğimde hazır ol

Danellis, Vasilis, Geldiğimde hazır ol (Θέλω να ‘σαι έτοιμος όταν έρθω), 221B – 2 aylık polisiye dergi, S. 8, s. 16, 17

Vassilis Danellis 1982’de Atina’da doğdu, 2009’den beri İstanbul’da yaşıyor. Danellis lisans eğitimini Atina Panteion Üniversitesi’nde Uluslararası ve Avrupa Meseleleri, yüksek lisansını da İngiltere’de Lancester Üniversitesi’nde Mücadele Azmi konuları üzerine çalışarak tamamladı.12 yıldır gazetede ve dergide gazetecilik yapıyor ve Yunan radyosunda çalışıyor.
Yazar aynı zamanda Deutsche Welle, ARTE ve NPR gibi uluslararası medya alanına da katkı sundu. MavriMpira (Black Beer, 2011) ve Livadiaapoasfodili (Asphodel Meadows, 2014) isimli iki roman yayınladı. Bunların yanı sıra kolektif olarak hazırlanmış çalışmalarda kısa öyküleri yer aldı. Vassilis Danellis Yunanistan Polisiye Edebiyatı Yazarları Kulübü’nün (ELSAL) ‘ın kurucu üyeleri arasındadır.

Geldiğimde hazır ol

            “Geldiğimde hazır ol,” demişti. “Hazır olmanı istiyorum. Anlıyor musun?” diye bağırmıştı.

            Evet, anlıyordum, ama içine ettiğimin motoru çalışmıyordu. Her şey planladığımız gibi gitmişti, yani o ana kadar. Söylediklerine başta hiçbirimiz inanmamıştık. Bu kadar parayı hangi akla hizmet fabrikada tutarlardı ki? Tamam, büyük bir tesisti. Tamam, ödeme günüydü ama işçilerin maaşını bu zamanda kim nakit öder ki?

            “Hayır, hayır! Bir bok anlamadınız!” diye bağırdı.

            İşçilerle bir ilgisi yoktu. Şirketle bile bir ilgisi yoktu. En azından yasal olan şirketle.

            Her neyse! Çok fazla şey bilmemize gerek yok, o beynimizdi. Çok şey biliyordu. Haklıydı. Her zaman. Diğer ikisi sadece kastı, bense şoför.

            İşim onları fabrikanın dışında beklemekti. Ne çok yakında, ne de çok uzakta. İşleri uzun sürmeyecekti. Dikkat çekmemeliydim. Onlar çıkarken arabayla kapıya gidecektim, arabaya bindiklerinde de oradan uzaklaşacaktık. Birkaç kilometre uzaktaki bir park alanında, bizi ikinci bir araç bekliyor olacaktı. Araba değiştirip sınırı geçecektik. Yapmamız gereken sadece buydu. Basit ve net. Tıpkı eski, esaslı, kovalamaca filmlerinde olduğu gibi.

            Tek sorun, bu iş için seçtiği arabanın külüstür olmasıydı.

            “Dikkat çekmememiz lazım,” demişti.

            İtiraz edecek oldum. Fazla sert çıkmamıştım, bu karakterimde yoktu. O ise farklıydı. Bağırıp yüzüme savurmuştu emirlerini, salyalarıyla beraber…

            “Geldiğimde hazır ol, yeter. Anlıyor musun?” diye sormuştu.

            Evet, anlıyordum. Ama motor bir türlü çalışmıyordu.

            Silahları duydum. Anahtarı çevirdim. Motor homurdandı. Can çekişme hırıltısı gibi bir ses.

            Ellerinde valizle çıktılar. Anahtarı tekrar çevirdim. Bana mısın demedi.

            “Hazır ol,” demişti.

            Hazır olmaya çalıştım. Ama araba tam bir külüstürdü.

            O anda her şey daha da beter bir hal aldı. Bir polis arabası yaklaştı. Bu büyük bir şanssızlıktı! Polisler kahvelerini fırlatıp silahlarını çıkardı.

            Anahtarı çevirdim. Tekrar tekrar. Tüm dikkatimi bu işe verdiğimden, olup biteni gerçekten görmedim. Motor çalışmaya başlayınc başımı kaldırıp etrafa baktım, herkes yerde yatıyordu. Ölmüşlerdi.

            Vay canına, amma katliam olmuş be! Lanet olası külüstür! Lanet!

            O ise hâlâ canlıydı. Canlı ama yaralı. Gaza bastım. Lastikler asfaltta acı bir çığlık attı. Yanında durdum. Valiz elindeydi. Dışarı çıkıp, onu arabaya bindirmeye çalıştım.

            Özel güvenlik görevlisini hemen fark edememiştim. Uzun boylu, sakallı, gözlüklüydü. Kalçasından vurulmuştu. Bize yaklaşırken sol bacağını sürüklüyordu. Silahı sağ elindeydi. Ateş etti. Iskaladı. Tekrar ateş etti. Beni vurunca ortağım da onu vurdu, arkasından her ikisi de öldü.

            Ne korkunç! Gerektiğinde hazır olsaydım… Hepsi benim hatamdı. Fakat lanet motor çalışmak bilmemişti. Çalışmamıştı işte!

            Valizi kaptım. Yan koltuğa atıp oradan ayrıldım. Planladığımız şekilde araba değiştirdim. Paraları bagaja koydum. Anahtarı çevirdim. İlk seferde çalıştı. Eğer bu arabayla… Lanet! Olan oldu. Bitti. Artık yapabileceğim tek şey kaçmaktı.

            Polise yakalanmamak için otobandan uzak durmalıydım. Dağlara yöneldim. Dar, virajlı yollara sis oturmuştu. Yol bitmek bilmiyordu. Yol herhalde iki saatten fazla sürmemişti ama bana bitmek bilmeyen günler gibi geldi. Kaybettiğim kanla beraber zihnim de bulanıklaşıyordu. Zaman da gökyüzü gibi sise boğulmuştu. Güneş karardı; sonra tekrar hastalıklı ışınlarını gösterdi; arkasından da karanlık, ışığı öldürdü. Her şey o kadar karmaşıktı ki.

            O ana kadar uyanık kalabilmiş olmam bir mucizeydi. Hatta arabayı yolda tutmayı bile becermiştim. Daha fazla devam edemezdim. Yaramı temizleyip dinlenecek bir yer bulmalıydım. Etrafımda ağaçtan başka bir şey yoktu. Her şeyden vazgeçmek üzereydim.

            Tamam, buraya kadar diye düşündüm. Ölme vakti gelmişti.

            Galiba önce çığlığını duydum, sonra kendisini gördüm. Atmaca arabanın ön camına doğru uçarak, beni fren yapmak zorunda bıraktı. Kurdu o zaman fark ettim. Büyük, boz bir kurt. Yolun ortasında durmuş, bana bakıyordu. Gözleri sisin içinde parlıyordu.

            Onu takip ettiğimden emin olmak için bekledi. Sonra ormanın içindeki bir patikada ilerlemeye başladı. Arabanın sığabileceği kadar geniş, engebesiz bir yoldu. Bu düşünce aklıma nasıl yerleşti bilmiyorum ama kurdun beni bir yere götürdüğüne inandım. Ne mantıksız bir düşünce. Evet ama elimde olan mantıklı tek seçenek buydu. Daha fazla devam edemezdim, hayvana güvenmeliydim.

            Tepeye vardık. O yükseklikte gökyüzü açıktı. Ayaklarımın altında uzanan vadi kalın bir sisle kaplıydı. Açıklık bir alana vardıktan sonra kendimi terk edilmiş bir köyde buldum. Arabayı durdurup dışarı çıktım. Tavanları çökmüş, duvarları yıkılmış birkaç çiftlik evi ve bir kilise kalıntısı.

            Kurt ortadan kaybolmuştu. Atmaca da etrafta görünmüyordu. Ama yalnız değildim. Başka iki kurt çıkmıştı ormandan, bu seferkiler siyahtı. Boz olan gibi dost canlısı görünmüyorlardı. Kan kokusunu alıp ziyafete gelmiş olmalıydılar. Yavaş adımlarla yaklaştılar. Biri yalandı, diğeri dişlerini gösterdi. Keskin, beyaz dişler.

            İkinci defa ölümün eşiğine geldiğimi düşündüm. Ama ikinci defa yanılıyordum. Kader, ağlarını gizemli bir şekilde örer. Bana inan dostum, bunu gerçekten iyi biliyorum.

            Atmaca bir çığlık atarak yeniden belirdi. Boz koruyucum da ormanın içinden çıkarak kara kurtlardan birinin üzerine atıldı. Yırtıcı kuş üzerimizde daireler çiziyordu.

            Hayvanlar öfkeyle birbirlerine saldırdı. Koruyucum tek başına olmasına rağmen cesurca mücadele etti. En sonunda kara kurtlar, av için başka tarafa gitmeye ikna oldular. Mücadelenin galibi, rakiplerinin ağaçların arasından kaybolmasını seyretti. Beni korumanın karşılığında ödemiş olduğu bedel ağırdı. Boz kürkü kana bulanmış, yüzü parçalanmış, bir bacağı sakatlanmıştı.

            Atmaca bir çığlıkla ileri atıldı. Yaralı kurt da onu takip ediyordu. Ben de arkalarından ilerledim. Beni daha yüksekte başka bir açık alana götürdüler. Tam ortada tek başına bir ıhlamur ağacı vardı. Gümüş renkli yaprakları ve dev gölgesiyle yüksek bir ıhlamur ağacı. Ihlamurun gölgesinde de bir ev vardı.

            Kapısı açıldı. Bir kadın çıktı. Uzun, kızıl saçlı bir kadın. Saçları o kadar uzun ve o kadar kızıldı ki, vücudunu alevler sarmış gibi görünüyordu.

            Atmacayla kurt, kadının yanına koştular.

            “Hoş geldiniz, nerede kaldınız?” dedi kadın.

            Kuş, kadının omzuna oturdu, kurt ise ellerini yaladı.

            “Zavallım! Zor bir gün geçirmiş olmalısın,” dedi kurda.

            O anda bakışlarını yukarı doğrulttuğunda beni fark etti. Beni ilk kez görmesine rağmen çok iyi tanıdığını hissettim.

            “Sen de yaralısın, yabancı!”

            Yarama götürdüm elimi.

            “Ona güvenme,” dedi kafamın içinden bir ses. “O büyücü”.

            Gözleri, o lacivert gözleri, beni şimdiden büyülemişti bile.

            Akşam için kalacak bir yere ihtiyacım olduğunu söyledim. Ertesi sabah şafak sökmeden yola çıkacaktım.

            “Verecek paran var mı, yabancı?” dedi.

            Misafirperverliğini karşılamaya yetecek kadar vardı. Kadın gülümsedi.

            Ev, eski mobilyalar ve baş döndürücü kokular saçan bitkilerle doluydu.

            Beni dinlenmem için bir yatağa yatırdı. Bitkindim ve ateşim vardı.            Sonra saçlarını, beyaz kardelen şeklindeki gümüş bir tokayla atkuyruğu yaptı.

            Gömleğimi çıkardı. Yaramı suyla temizledikten sonra yağla pansuman yaptı. Fabrikadaki soygundan bahsetti. Neden bahsettiğini bilmiyormuş gibi yaptım.

            Toprak bir sürahide getirdiği şaraptan bir bardağa koyup sıvı bir şeyle birkaç yaprak ekleyip bana uzattı. Ne olduğunu sordum.

            “İç,” dedi. “İyi gelecek.”

            İçtim, gerçekten de iyiydi.  Başım hafifledi, ağrım ise tatlı bir hal alarak neredeyse zevk verici oldu.

            Başka şeyler de söyledi ama sözleri düşüncelerim, arzularım ve rüyalarıma karıştı. Parmak uçları göğsümü yaktı, dudakları karnımı alevlendirdi ve üzerime doğru gelip de saçlarını çözdüğünde bütün bedenimi ateşe verdi. Kendimi kaybettim.

            Kendime geldiğimde dayanılmaz bir susuzluk içindeydim. Ne kadar zamandır orada olduğumu kestiremiyordum. Ev boştu, toprak sürahi kuru, mobilyalar tozla örtülü ve kokular ise uçup gitmişti.

            Yaram iyiydi. Neredeyse geçmişti. Duyduğum o tatlı acının hatırası ve dokunuşları hâlâ bedenimde geziyordu. İçtiğim şarabın ve verdiği öpücüğün tadı hâlâ ağzımdaydı.

            Bunların ne kadarı gerçekti? Yoksa yüksek ateşten dolayı, hepsi benim hayal ürünüm müydü acaba?

            Giyindim. Elbiselerimin arasında o gümüş tokayı buldum. Saçlarının kızıl alevlerini tutan kar tanesini.

            Tepeyi inip arabaya ulaştım. Bagajı açtım. Bomboştu. Valiz yok olmuştu.

            Yine yollara düştüm. Daha ne kadar acaba? Günler, haftalar ya da yıllar mı sürecek? Kim bilir? Kimin umurunda?

            Para peşinde değilim. Özlemini çektiğim şey, verdiği şarap ve öpücük. Arabayla ormanın etrafından geçerken gökyüzüne bakıyorum. Ağaçların arasına bakıyorum. Gelip de beni yeniden onun yanına götürmeleri için atmacayla kurdu bekliyorum.

            Şansım yok. Şimdilik.

Son

Yunanca aslından çeviren: Lale Alatlı

Θέλω να ‘σαι έτοιμος όταν έρθω

Βασίλης Δανέλλης

 «Να ‘σαι έτοιμος, όταν έρθω», είχε πει. «Θέλω να ‘σαι έτοιμος. Καταλαβαίνεις;» είχε φωνάξει.

Ναι, καταλάβαινα. Αλλά η γαμημένη η μηχανή δεν έπαιρνε μπρος.

Όλα είχαν πάει σύμφωνα με το σχέδιο, μέχρι εκείνη την στιγμή φυσικά, έστω κι αν κανείς μας δεν το πίστευε στην αρχή. Γιατί στην ευχή να κρατάνε τόσα λεφτά στο εργοστάσιο; Εντάξει, ήταν μεγάλο. Εντάξει, ήταν μέρα πληρωμής, αλλά ποιος πληρώνει τους εργάτες με μετρητά σήμερα;

«Όχι, όχι! Δεν καταλάβατε Χριστό!» ούρλιαξε.

Δεν είχε σχέση με τους εργάτες. Δεν είχε σχέση με την εταιρεία καν. Την νόμιμη τουλάχιστον.

Τέλος πάντων! Δεν χρειαζόταν να ξέρουμε πολλά. Εκείνος ήταν ο εγκέφαλος. Ήξερε πράγματα. Είχε δίκιο. Πάντα. Οι άλλοι δύο ήταν μόνο μυς. Εγώ ήμουν ο οδηγός.

Η δουλειά μου ήταν να τους περιμένω έξω από το εργοστάσιο. Όχι πολύ κοντά, όχι πολύ μακριά. Θα τους έπαιρνε λίγη ώρα. Δεν έπρεπε να τραβήξω την προσοχή πάνω μου. Όταν θα έβγαιναν, θα έφερνα το αυτοκίνητο μπροστά στην είσοδο, θα έμπαιναν μέσα και θα μας έπαιρνα από ‘κει. Ένα δεύτερο όχημα μας περίμενε σ’ ένα πάρκινγκ μερικά χιλιόμετρα μακριά. Θα αλλάζαμε τα αυτοκίνητα και θα περνούσαμε τα σύνορα. Αυτό ήταν όλο. Απλό και ξεκάθαρο. Σαν παλιά καλή ταινία καταδίωξης.

Το μόνο πρόβλημα ήταν πως είχε διαλέξει ένα σαράβαλο για την δουλειά.

«Πρέπει να περάσουμε απαρατήρητοι», είχε πει.

Διαμαρτυρήθηκα. Όχι έντονα, δεν είναι του χαρακτήρα μου. Εκείνος ήταν αλλιώς. Είχε φωνάξει κι είχε φτύσει στα μούτρα μου. Εντολές. Και σάλια.

«Απλώς να ‘σαι έτοιμος όταν έρθω. Καταλαβαίνεις;» είχε ρωτήσει.

Ναι, καταλάβαινα. Αλλά η γαμημένη η μηχανή δεν έλεγε να πάρει μπρος.

Άκουσα τους πυροβολισμούς. Έστριψα το κλειδί. Η μηχανή μούγγρισε. Ένας ήχος σαν επιθανάτιος ρόγχος.

Βγήκαν με την βαλίτσα. Έστριψα το κλειδί ξανά. Τίποτα.

«Να ‘σαι έτοιμος», είχε πει.

Προσπάθησα. Το αυτοκίνητο ήταν σαράβαλο.

Τότε τα πράγματα έγιναν ακόμα χειρότερα. Πέρασε ένα περιπολικό. Μεγάλη ατυχία! Οι μπάτσοι πέταξαν τους καφέδες κι έβγαλαν τα όπλα τους.

Γύρισα το κλειδί στην μηχανή. Ξανά και ξανά. Όλη μου η προσοχή ήταν εκεί και δεν είδα στ’ αλήθεια τι έγινε. Όταν η μηχανή πήρε επιτέλους μπρος, σήκωσα τα μάτια μου κι όλοι ήταν κάτω. Νεκροί.

Τι μακελειό! Γαμημένο σαράβαλο! Γαμημένο!

Εκείνος, όμως, ήταν ακόμα ζωντανός. Τραυματισμένος, αλλά ζωντανός. Πάτησα το γκάζι. Τα ελαστικά στρίγκλισαν στην άσφαλτο. Σταμάτησα δίπλα του. Είχε την βαλίτσα στο χέρι του. Βγήκα έξω και προσπάθησα να τον βοηθήσω να μπει στο αυτοκίνητο.

Δεν πρόσεξα αμέσως τον άντρα της ασφάλειας. Ψηλός, μουσάτος, με γυαλιά. Είχε δεχτεί μια σφαίρα στον γοφό. Έσερνε το αριστερό πόδι του καθώς μας πλησίαζε. Κρατούσε το όπλο στο δεξί του χέρι. Πυροβόλησε. Αστόχησε. Πυροβόλησε ξανά. Με πέτυχε. Ο συνεργάτης μου τον σκότωσε. Μετά πέθανε κι εκείνος.

Τι χάλι! Αν ήμουν έτοιμος όταν έπρεπε… Όλα ήταν δικό μου λάθος. Αλλά η γαμημένη η μηχανή δεν έλεγε να πάρει μπρος. Δεν έπαιρνε μπρος.

Άρπαξα την βαλίτσα. Την έριξα στο διπλανό κάθισμα και έφυγα. Άλλαξα τα οχήματα σύμφωνα με το πλάνο. Έβαλα τα λεφτά στο πορτ μπαγκάζ. Γύρισα το κλειδί στην μηχανή. Πήρε μπρος με την μία. Αν είχα… Γάμα το! Πάει, τέλειωσε. Τώρα, το μόνο που είχα να κάνω, ήταν να ξεφύγω.

Δεν μπορούσα να πάρω την εθνική, αν ήθελα να αποφύγω την αστυνομία. Κατευθύνθηκα στα βουνά. Στενοί, στριφογυριστοί δρόμοι, καλυμμένοι μ’ ομίχλη. Ο δρόμος ήταν ατέλειωτος. Μάλλον δεν ταξίδεψα πάνω από μερικές ώρες, αλλά νόμισα πως πέρασαν μέρες ολόκληρες. Όσο έχανα αίμα, έχανα και την διαύγειά μου. Ο χρόνος έγινε το ίδιο ομιχλώδης με τον ουρανό. Ο ήλιος σκοτείνιασε, ύστερα έριξε πάλι τις καχεκτικές ηλιαχτίδες του κι έπειτα το σκοτάδι σκότωσε το φως ξανά. Ήταν όλα τόσο μπερδεμένα.

Ήταν θαύμα που κρατήθηκα ξύπνιος. Ακόμα μεγαλύτερο ότι κράτησα το αυτοκίνητο πάνω στον δρόμο. Δεν μπορούσα να συνεχίσω. Έπρεπε να φροντίσω την πληγή μου και να βρω ένα μέρος να ξαποστάσω. Δεν υπήρχε τίποτα τριγύρω παρά μόνο δέντρα. Ήμουν έτοιμος να τα παρατήσω.

«Καλά ήταν ως εδώ», σκέφτηκα, «ώρα να πεθάνω».

Φαντάζομαι πρώτα άκουσα την κραυγή του και μετά το είδα. Το γεράκι πέταξε μπροστά στο παρμπρίζ μου και με ανάγκασε να πατήσω φρένο. Τότε μόνο πρόσεξα τον λύκο. Έναν μεγάλο γκρίζο λύκο. Στεκόταν στην μέση του δρόμου και με κοιτούσε. Τα μάτια του γυάλιζαν μέσα στην ομίχλη.

Περίμενε να σιγουρευτεί ότι τον παρακολουθούσα. Έπειτα προχώρησε σε ένα μονοπάτι μέσα στο δάσος. Ήταν αρκετά πλατύ κι ομαλό για να περάσει το αυτοκίνητο. Δεν ήξερα πως μου καρφώθηκε αυτή η ιδέα, αλλά πίστεψα ότι ο λύκος με οδηγούσε κάπου. Τι παράλογη σκέψη! Κι όμως, η μόνη λογική επιλογή που είχα. Δεν μπορούσα να συνεχίσω άλλο, έπρεπε να εμπιστευτώ το ζώο.

Ανέβηκα τον λόφο. Σ’ εκείνο το ύψος ο ουρανός καθάρισε. Η κοιλάδα κάτω από τα πόδια μου ήταν σκεπασμένη με ένα παχύ στρώμα ομίχλης. Έφτασα σ’ ένα ξέφωτο και βρέθηκα σ’ ένα παλιό, εγκαταλειμμένο χωριό. Σταμάτησα το αυτοκίνητο και βγήκα έξω. Τρεις τέσσερις φάρμες, με γκρεμισμένες οροφές και τοίχους, και τα ερείπια μιας εκκλησίας.

Ο λύκος είχε εξαφανιστεί. Το γεράκι δεν ήταν τριγύρω. Δεν ήμουν μόνος όμως. Δυο άλλοι λύκοι, μαύροι αυτή την φορά, είχαν βγει απ’ το δάσος. Δεν έμοιαζαν φιλικοί σαν τον γκρίζο. Είχαν μυρίσει αίμα κι ήρθαν για φαγοπότι. Πλησίασαν με αργά βήματα. Ο ένας έγλειψε την μουσούδα του. Ο άλλος έδειξε τα δόντια του. Λευκά, κοφτερά δόντια.

Για δεύτερη φορά νόμισα πως ήμουν τελειωμένος. Για δεύτερη φορά ήμουν λάθος. Οι μοίρες γνέθουν τα νήματά τους με μυστήριο τρόπο. Πίστεψε με, το ξέρω καλά.

Το γεράκι εμφανίστηκε κι έβγαλε μια κραυγή. Ο γκρίζος φύλακάς μου εμφανίστηκε από το δάσος και όρμησε στο σινάφι του. Το αρπακτικό πετούσε σε κύκλους πάνω από τα κεφάλια μας.

Τα ζώα επιτέθηκαν με ορμή το ένα στο άλλο. Ο προστάτης μου πάλεψε γενναία παρά το αριθμητικό μειονέκτημα. Τελικά, οι μαύροι λύκοι πείστηκαν να πάνε αλλού για κυνήγι. Ο νικητής τους κοίταξε να χάνονται ανάμεσα στα δέντρα. Το τίμημα που πλήρωσε όμως, για να με προστατεύσει, ήταν βαρύ. Η γκρίζα γούνα του γεμάτη αίμα, η μουσούδα του κομματιασμένη, το πόδι του κουτσό.

Το γεράκι με μια κραυγή βούτηξε μπροστά. Ο πληγωμένος λύκος ακολούθησε. Προχώρησα στο κατόπι τους. Με οδήγησαν σ’ ένα άλλο ξέφωτο πιο ψηλά. Καταμεσής στεκόταν μόνη της μια φλαμουριά. Μια ψηλή φλαμουριά μ’ ασημένια φύλλα και μια τεράστια σκιά. Και κάτω από την σκιά της υπήρχε ένα σπίτι.

Η πόρτα του άνοιξε. Μια γυναίκα βγήκε. Μια γυναίκα με μακριά κόκκινα μαλλιά. Τόσο μακριά και τόσο κόκκινα που νόμιζες ότι φλόγες τύλιγαν το κορμί της.

Το γεράκι κι ο λύκος έτρεξαν κοντά της.

«Καλώς τους», είπε, «πού ήσασταν;»

Το πουλί κάθισε στον ώμο της. Το ζώο έγλειψε το χέρι της.

«Καημένε μου! Είχες δύσκολη μέρα», είπε στον λύκο.

Τότε σήκωσε το βλέμμα της και με κοίταξε. Μ’ έβλεπε πρώτη φορά, αλλά ένιωσα ότι με ήξερε ήδη καλά.

«Είσαι κι εσύ πληγωμένος, ξένε».

Έπιασα την πληγή μου.

«Μην την εμπιστεύεσαι», ψιθύρισε μια φωνή μέσα στο κεφάλι μου. «Είναι γητεύτρα».

Τα μάτια της, σκούρα μπλε μάτια, με είχαν ήδη γητεύσει.

Είπα ότι χρειαζόμουν ένα μέρος να μείνω για το βράδυ. Θα έφευγα το επόμενο πρωί πριν την αυγή.

«Έχεις χρήματα να πληρώσεις, ξένε;» ρώτησε.

Είχα αρκετά για να ανταμείψω την φιλοξενία της. Χαμογέλασε.

Το σπίτι ήταν γεμάτο παλιά έπιπλα και μεθυστικά μυρωδικά.

Μ’ έβαλε να ξαπλώσω σ’ ένα κρεβάτι. Ήμουν αδύναμος κι είχα πυρετό.

Τότε ήταν που μάζεψε τα μαλλιά της κι έδεσε τον κότσο με μια ασημένια καρφίτσα, έναν ασημένιο γάλανθο.

Μου έβγαλε το πουκάμισο. Έριξε νερό, καθάρισε την πληγή, την άλειψε με έλαια και την περιποιήθηκε. Μίλησε για την ληστεία στο εργοστάσιο. Προσποιήθηκα ότι δεν ήξερα για τι πράγμα μιλούσε.

Έφερε κρασί σ’ ένα πήλινο δοχείο. Έβαλε σ’ ένα ποτήρι, πρόσθεσε κάποιο υγρό και μερικά φύλλα και μου το έδωσε. Ρώτησα τι ήταν.

«Πιες το», είπε, «θα σου κάνει καλό».

Ήπια. Ήπια κι ήταν καλό. Το κεφάλι μου αλάφρυνε, ο πόνος γλύκανε, έγινε σχεδόν ηδονικός.

Μίλησε κι άλλο, αλλά τα λόγια της ανακατεύτηκαν με σκέψεις, επιθυμίες κι όνειρα. Οι άκρες των δαχτύλων της έκαψαν το στήθος μου, τα χείλη της έβαλαν φωτιά στην κοιλιά μου κι όταν ήρθε από πάνω μου, έλυσε τα μαλλιά της και πυρπόλησε όλο μου το κορμί. Έχασα τις αισθήσεις μου.

Όταν συνήλθα διψούσα με μια δίψα άσβεστη. Δεν μπορούσα να υπολογίσω πόσο βρισκόμουν σ’ εκείνο το μέρος. Το σπίτι ήταν άδειο, το πήλινο δοχείο στεγνό, τα έπιπλα καλυμμένα με σκόνη και τα αρώματα είχαν εξανεμιστεί.

Η πληγή μου ήταν καλύτερα, είχε σχεδόν γιατρευτεί. Η μνήμη εκείνου του γλυκού πόνου που είχα νιώσει και το άγγιγμά της στοίχειωναν ακόμα το κορμί μου. Η γεύση του κρασιού που είχα πιει και το φιλί της στοίχειωναν ακόμα το στόμα μου.

Πόσα από αυτά συνέβησαν πραγματικά; Κι αν ήταν απλώς παραίσθηση μέσα στον πυρετό;

Ντύθηκα. Βρήκα την ασημένια καρφίτσα ανάμεσα στα ρούχα μου. Την ασημένια νιφάδα που συγκρατούσε τις κόκκινες φλόγες των μαλλιών της.

Κατέβηκα τον λόφο μέχρι το αυτοκίνητο. Άνοιξα το πορτπαγκάζ. Ήταν άδειο. Η βαλίτσα είχε εξαφανιστεί.

Είμαι πίσω στον δρόμο πάλι. Για πόσο άραγε; Μέρες, βδομάδες ή χρόνια; Ποιος ξέρει; Ποιος νοιάζεται;

Δεν κυνηγώ τα χρήματα. Είναι το κρασί και τα φιλιά της που μου λείπουν. Οδηγώ γύρω από το δάσος. Κοιτάζω ψηλά στον ουρανό. Κοιτάζω ανάμεσα στα δέντρα. Περιμένω το γεράκι και τον λύκο να ‘ρθουν να μ’ οδηγήσουν πάλι κοντά της.

Χωρίς τύχη. Προς το παρόν.

Τέλος

 

“Danellis Vasilis – Geldiğimde hazır ol” için 3 yorum

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir