Danellis Vasilis – Geldiğimde hazır ol

Danellis, Vasilis, Geldiğimde hazır ol (Θέλω να ‘σαι έτοιμος όταν έρθω), 221B – 2 aylık polisiye dergi, S. 8, s. 16, 17

Vassilis Danellis 1982’de Atina’da doğdu, 2009’den beri İstanbul’da yaşıyor. Danellis lisans eğitimini Atina Panteion Üniversitesi’nde Uluslararası ve Avrupa Meseleleri, yüksek lisansını da İngiltere’de Lancester Üniversitesi’nde Mücadele Azmi konuları üzerine çalışarak tamamladı.12 yıldır gazetede ve dergide gazetecilik yapıyor ve Yunan radyosunda çalışıyor.
Yazar aynı zamanda Deutsche Welle, ARTE ve NPR gibi uluslararası medya alanına da katkı sundu. MavriMpira (Black Beer, 2011) ve Livadiaapoasfodili (Asphodel Meadows, 2014) isimli iki roman yayınladı. Bunların yanı sıra kolektif olarak hazırlanmış çalışmalarda kısa öyküleri yer aldı. Vassilis Danellis Yunanistan Polisiye Edebiyatı Yazarları Kulübü’nün (ELSAL) ‘ın kurucu üyeleri arasındadır.

Geldiğimde hazır ol

            “Geldiğimde hazır ol,” demişti. “Hazır olmanı istiyorum. Anlıyor musun?” diye bağırmıştı.

            Evet, anlıyordum, ama içine ettiğimin motoru çalışmıyordu. Her şey planladığımız gibi gitmişti, yani o ana kadar. Söylediklerine başta hiçbirimiz inanmamıştık. Bu kadar parayı hangi akla hizmet fabrikada tutarlardı ki? Tamam, büyük bir tesisti. Tamam, ödeme günüydü ama işçilerin maaşını bu zamanda kim nakit öder ki?

            “Hayır, hayır! Bir bok anlamadınız!” diye bağırdı.

            İşçilerle bir ilgisi yoktu. Şirketle bile bir ilgisi yoktu. En azından yasal olan şirketle.

            Her neyse! Çok fazla şey bilmemize gerek yok, o beynimizdi. Çok şey biliyordu. Haklıydı. Her zaman. Diğer ikisi sadece kastı, bense şoför.

            İşim onları fabrikanın dışında beklemekti. Ne çok yakında, ne de çok uzakta. İşleri uzun sürmeyecekti. Dikkat çekmemeliydim. Onlar çıkarken arabayla kapıya gidecektim, arabaya bindiklerinde de oradan uzaklaşacaktık. Birkaç kilometre uzaktaki bir park alanında, bizi ikinci bir araç bekliyor olacaktı. Araba değiştirip sınırı geçecektik. Yapmamız gereken sadece buydu. Basit ve net. Tıpkı eski, esaslı, kovalamaca filmlerinde olduğu gibi.

            Tek sorun, bu iş için seçtiği arabanın külüstür olmasıydı.

            “Dikkat çekmememiz lazım,” demişti.

            İtiraz edecek oldum. Fazla sert çıkmamıştım, bu karakterimde yoktu. O ise farklıydı. Bağırıp yüzüme savurmuştu emirlerini, salyalarıyla beraber…

            “Geldiğimde hazır ol, yeter. Anlıyor musun?” diye sormuştu.

            Evet, anlıyordum. Ama motor bir türlü çalışmıyordu.

            Silahları duydum. Anahtarı çevirdim. Motor homurdandı. Can çekişme hırıltısı gibi bir ses.

            Ellerinde valizle çıktılar. Anahtarı tekrar çevirdim. Bana mısın demedi.

            “Hazır ol,” demişti.

            Hazır olmaya çalıştım. Ama araba tam bir külüstürdü.

            O anda her şey daha da beter bir hal aldı. Bir polis arabası yaklaştı. Bu büyük bir şanssızlıktı! Polisler kahvelerini fırlatıp silahlarını çıkardı.

            Anahtarı çevirdim. Tekrar tekrar. Tüm dikkatimi bu işe verdiğimden, olup biteni gerçekten görmedim. Motor çalışmaya başlayınc başımı kaldırıp etrafa baktım, herkes yerde yatıyordu. Ölmüşlerdi.

            Vay canına, amma katliam olmuş be! Lanet olası külüstür! Lanet!

            O ise hâlâ canlıydı. Canlı ama yaralı. Gaza bastım. Lastikler asfaltta acı bir çığlık attı. Yanında durdum. Valiz elindeydi. Dışarı çıkıp, onu arabaya bindirmeye çalıştım.

            Özel güvenlik görevlisini hemen fark edememiştim. Uzun boylu, sakallı, gözlüklüydü. Kalçasından vurulmuştu. Bize yaklaşırken sol bacağını sürüklüyordu. Silahı sağ elindeydi. Ateş etti. Iskaladı. Tekrar ateş etti. Beni vurunca ortağım da onu vurdu, arkasından her ikisi de öldü.

            Ne korkunç! Gerektiğinde hazır olsaydım… Hepsi benim hatamdı. Fakat lanet motor çalışmak bilmemişti. Çalışmamıştı işte!

            Valizi kaptım. Yan koltuğa atıp oradan ayrıldım. Planladığımız şekilde araba değiştirdim. Paraları bagaja koydum. Anahtarı çevirdim. İlk seferde çalıştı. Eğer bu arabayla… Lanet! Olan oldu. Bitti. Artık yapabileceğim tek şey kaçmaktı.

            Polise yakalanmamak için otobandan uzak durmalıydım. Dağlara yöneldim. Dar, virajlı yollara sis oturmuştu. Yol bitmek bilmiyordu. Yol herhalde iki saatten fazla sürmemişti ama bana bitmek bilmeyen günler gibi geldi. Kaybettiğim kanla beraber zihnim de bulanıklaşıyordu. Zaman da gökyüzü gibi sise boğulmuştu. Güneş karardı; sonra tekrar hastalıklı ışınlarını gösterdi; arkasından da karanlık, ışığı öldürdü. Her şey o kadar karmaşıktı ki.

            O ana kadar uyanık kalabilmiş olmam bir mucizeydi. Hatta arabayı yolda tutmayı bile becermiştim. Daha fazla devam edemezdim. Yaramı temizleyip dinlenecek bir yer bulmalıydım. Etrafımda ağaçtan başka bir şey yoktu. Her şeyden vazgeçmek üzereydim.

            Tamam, buraya kadar diye düşündüm. Ölme vakti gelmişti.

            Galiba önce çığlığını duydum, sonra kendisini gördüm. Atmaca arabanın ön camına doğru uçarak, beni fren yapmak zorunda bıraktı. Kurdu o zaman fark ettim. Büyük, boz bir kurt. Yolun ortasında durmuş, bana bakıyordu. Gözleri sisin içinde parlıyordu.

            Onu takip ettiğimden emin olmak için bekledi. Sonra ormanın içindeki bir patikada ilerlemeye başladı. Arabanın sığabileceği kadar geniş, engebesiz bir yoldu. Bu düşünce aklıma nasıl yerleşti bilmiyorum ama kurdun beni bir yere götürdüğüne inandım. Ne mantıksız bir düşünce. Evet ama elimde olan mantıklı tek seçenek buydu. Daha fazla devam edemezdim, hayvana güvenmeliydim.

            Tepeye vardık. O yükseklikte gökyüzü açıktı. Ayaklarımın altında uzanan vadi kalın bir sisle kaplıydı. Açıklık bir alana vardıktan sonra kendimi terk edilmiş bir köyde buldum. Arabayı durdurup dışarı çıktım. Tavanları çökmüş, duvarları yıkılmış birkaç çiftlik evi ve bir kilise kalıntısı.

            Kurt ortadan kaybolmuştu. Atmaca da etrafta görünmüyordu. Ama yalnız değildim. Başka iki kurt çıkmıştı ormandan, bu seferkiler siyahtı. Boz olan gibi dost canlısı görünmüyorlardı. Kan kokusunu alıp ziyafete gelmiş olmalıydılar. Yavaş adımlarla yaklaştılar. Biri yalandı, diğeri dişlerini gösterdi. Keskin, beyaz dişler.

            İkinci defa ölümün eşiğine geldiğimi düşündüm. Ama ikinci defa yanılıyordum. Kader, ağlarını gizemli bir şekilde örer. Bana inan dostum, bunu gerçekten iyi biliyorum.

            Atmaca bir çığlık atarak yeniden belirdi. Boz koruyucum da ormanın içinden çıkarak kara kurtlardan birinin üzerine atıldı. Yırtıcı kuş üzerimizde daireler çiziyordu.

            Hayvanlar öfkeyle birbirlerine saldırdı. Koruyucum tek başına olmasına rağmen cesurca mücadele etti. En sonunda kara kurtlar, av için başka tarafa gitmeye ikna oldular. Mücadelenin galibi, rakiplerinin ağaçların arasından kaybolmasını seyretti. Beni korumanın karşılığında ödemiş olduğu bedel ağırdı. Boz kürkü kana bulanmış, yüzü parçalanmış, bir bacağı sakatlanmıştı.

            Atmaca bir çığlıkla ileri atıldı. Yaralı kurt da onu takip ediyordu. Ben de arkalarından ilerledim. Beni daha yüksekte başka bir açık alana götürdüler. Tam ortada tek başına bir ıhlamur ağacı vardı. Gümüş renkli yaprakları ve dev gölgesiyle yüksek bir ıhlamur ağacı. Ihlamurun gölgesinde de bir ev vardı.

            Kapısı açıldı. Bir kadın çıktı. Uzun, kızıl saçlı bir kadın. Saçları o kadar uzun ve o kadar kızıldı ki, vücudunu alevler sarmış gibi görünüyordu.

            Atmacayla kurt, kadının yanına koştular.

            “Hoş geldiniz, nerede kaldınız?” dedi kadın.

            Kuş, kadının omzuna oturdu, kurt ise ellerini yaladı.

            “Zavallım! Zor bir gün geçirmiş olmalısın,” dedi kurda.

            O anda bakışlarını yukarı doğrulttuğunda beni fark etti. Beni ilk kez görmesine rağmen çok iyi tanıdığını hissettim.

            “Sen de yaralısın, yabancı!”

            Yarama götürdüm elimi.

            “Ona güvenme,” dedi kafamın içinden bir ses. “O büyücü”.

            Gözleri, o lacivert gözleri, beni şimdiden büyülemişti bile.

            Akşam için kalacak bir yere ihtiyacım olduğunu söyledim. Ertesi sabah şafak sökmeden yola çıkacaktım.

            “Verecek paran var mı, yabancı?” dedi.

            Misafirperverliğini karşılamaya yetecek kadar vardı. Kadın gülümsedi.

            Ev, eski mobilyalar ve baş döndürücü kokular saçan bitkilerle doluydu.

            Beni dinlenmem için bir yatağa yatırdı. Bitkindim ve ateşim vardı.            Sonra saçlarını, beyaz kardelen şeklindeki gümüş bir tokayla atkuyruğu yaptı.

            Gömleğimi çıkardı. Yaramı suyla temizledikten sonra yağla pansuman yaptı. Fabrikadaki soygundan bahsetti. Neden bahsettiğini bilmiyormuş gibi yaptım.

            Toprak bir sürahide getirdiği şaraptan bir bardağa koyup sıvı bir şeyle birkaç yaprak ekleyip bana uzattı. Ne olduğunu sordum.

            “İç,” dedi. “İyi gelecek.”

            İçtim, gerçekten de iyiydi.  Başım hafifledi, ağrım ise tatlı bir hal alarak neredeyse zevk verici oldu.

            Başka şeyler de söyledi ama sözleri düşüncelerim, arzularım ve rüyalarıma karıştı. Parmak uçları göğsümü yaktı, dudakları karnımı alevlendirdi ve üzerime doğru gelip de saçlarını çözdüğünde bütün bedenimi ateşe verdi. Kendimi kaybettim.

            Kendime geldiğimde dayanılmaz bir susuzluk içindeydim. Ne kadar zamandır orada olduğumu kestiremiyordum. Ev boştu, toprak sürahi kuru, mobilyalar tozla örtülü ve kokular ise uçup gitmişti.

            Yaram iyiydi. Neredeyse geçmişti. Duyduğum o tatlı acının hatırası ve dokunuşları hâlâ bedenimde geziyordu. İçtiğim şarabın ve verdiği öpücüğün tadı hâlâ ağzımdaydı.

            Bunların ne kadarı gerçekti? Yoksa yüksek ateşten dolayı, hepsi benim hayal ürünüm müydü acaba?

            Giyindim. Elbiselerimin arasında o gümüş tokayı buldum. Saçlarının kızıl alevlerini tutan kar tanesini.

            Tepeyi inip arabaya ulaştım. Bagajı açtım. Bomboştu. Valiz yok olmuştu.

            Yine yollara düştüm. Daha ne kadar acaba? Günler, haftalar ya da yıllar mı sürecek? Kim bilir? Kimin umurunda?

            Para peşinde değilim. Özlemini çektiğim şey, verdiği şarap ve öpücük. Arabayla ormanın etrafından geçerken gökyüzüne bakıyorum. Ağaçların arasına bakıyorum. Gelip de beni yeniden onun yanına götürmeleri için atmacayla kurdu bekliyorum.

            Şansım yok. Şimdilik.

Son

Yunanca aslından çeviren: Lale Alatlı

Θέλω να ‘σαι έτοιμος όταν έρθω

Βασίλης Δανέλλης

 «Να ‘σαι έτοιμος, όταν έρθω», είχε πει. «Θέλω να ‘σαι έτοιμος. Καταλαβαίνεις;» είχε φωνάξει.

Ναι, καταλάβαινα. Αλλά η γαμημένη η μηχανή δεν έπαιρνε μπρος.

Όλα είχαν πάει σύμφωνα με το σχέδιο, μέχρι εκείνη την στιγμή φυσικά, έστω κι αν κανείς μας δεν το πίστευε στην αρχή. Γιατί στην ευχή να κρατάνε τόσα λεφτά στο εργοστάσιο; Εντάξει, ήταν μεγάλο. Εντάξει, ήταν μέρα πληρωμής, αλλά ποιος πληρώνει τους εργάτες με μετρητά σήμερα;

«Όχι, όχι! Δεν καταλάβατε Χριστό!» ούρλιαξε.

Δεν είχε σχέση με τους εργάτες. Δεν είχε σχέση με την εταιρεία καν. Την νόμιμη τουλάχιστον.

Τέλος πάντων! Δεν χρειαζόταν να ξέρουμε πολλά. Εκείνος ήταν ο εγκέφαλος. Ήξερε πράγματα. Είχε δίκιο. Πάντα. Οι άλλοι δύο ήταν μόνο μυς. Εγώ ήμουν ο οδηγός.

Η δουλειά μου ήταν να τους περιμένω έξω από το εργοστάσιο. Όχι πολύ κοντά, όχι πολύ μακριά. Θα τους έπαιρνε λίγη ώρα. Δεν έπρεπε να τραβήξω την προσοχή πάνω μου. Όταν θα έβγαιναν, θα έφερνα το αυτοκίνητο μπροστά στην είσοδο, θα έμπαιναν μέσα και θα μας έπαιρνα από ‘κει. Ένα δεύτερο όχημα μας περίμενε σ’ ένα πάρκινγκ μερικά χιλιόμετρα μακριά. Θα αλλάζαμε τα αυτοκίνητα και θα περνούσαμε τα σύνορα. Αυτό ήταν όλο. Απλό και ξεκάθαρο. Σαν παλιά καλή ταινία καταδίωξης.

Το μόνο πρόβλημα ήταν πως είχε διαλέξει ένα σαράβαλο για την δουλειά.

«Πρέπει να περάσουμε απαρατήρητοι», είχε πει.

Διαμαρτυρήθηκα. Όχι έντονα, δεν είναι του χαρακτήρα μου. Εκείνος ήταν αλλιώς. Είχε φωνάξει κι είχε φτύσει στα μούτρα μου. Εντολές. Και σάλια.

«Απλώς να ‘σαι έτοιμος όταν έρθω. Καταλαβαίνεις;» είχε ρωτήσει.

Ναι, καταλάβαινα. Αλλά η γαμημένη η μηχανή δεν έλεγε να πάρει μπρος.

Άκουσα τους πυροβολισμούς. Έστριψα το κλειδί. Η μηχανή μούγγρισε. Ένας ήχος σαν επιθανάτιος ρόγχος.

Βγήκαν με την βαλίτσα. Έστριψα το κλειδί ξανά. Τίποτα.

«Να ‘σαι έτοιμος», είχε πει.

Προσπάθησα. Το αυτοκίνητο ήταν σαράβαλο.

Τότε τα πράγματα έγιναν ακόμα χειρότερα. Πέρασε ένα περιπολικό. Μεγάλη ατυχία! Οι μπάτσοι πέταξαν τους καφέδες κι έβγαλαν τα όπλα τους.

Γύρισα το κλειδί στην μηχανή. Ξανά και ξανά. Όλη μου η προσοχή ήταν εκεί και δεν είδα στ’ αλήθεια τι έγινε. Όταν η μηχανή πήρε επιτέλους μπρος, σήκωσα τα μάτια μου κι όλοι ήταν κάτω. Νεκροί.

Τι μακελειό! Γαμημένο σαράβαλο! Γαμημένο!

Εκείνος, όμως, ήταν ακόμα ζωντανός. Τραυματισμένος, αλλά ζωντανός. Πάτησα το γκάζι. Τα ελαστικά στρίγκλισαν στην άσφαλτο. Σταμάτησα δίπλα του. Είχε την βαλίτσα στο χέρι του. Βγήκα έξω και προσπάθησα να τον βοηθήσω να μπει στο αυτοκίνητο.

Δεν πρόσεξα αμέσως τον άντρα της ασφάλειας. Ψηλός, μουσάτος, με γυαλιά. Είχε δεχτεί μια σφαίρα στον γοφό. Έσερνε το αριστερό πόδι του καθώς μας πλησίαζε. Κρατούσε το όπλο στο δεξί του χέρι. Πυροβόλησε. Αστόχησε. Πυροβόλησε ξανά. Με πέτυχε. Ο συνεργάτης μου τον σκότωσε. Μετά πέθανε κι εκείνος.

Τι χάλι! Αν ήμουν έτοιμος όταν έπρεπε… Όλα ήταν δικό μου λάθος. Αλλά η γαμημένη η μηχανή δεν έλεγε να πάρει μπρος. Δεν έπαιρνε μπρος.

Άρπαξα την βαλίτσα. Την έριξα στο διπλανό κάθισμα και έφυγα. Άλλαξα τα οχήματα σύμφωνα με το πλάνο. Έβαλα τα λεφτά στο πορτ μπαγκάζ. Γύρισα το κλειδί στην μηχανή. Πήρε μπρος με την μία. Αν είχα… Γάμα το! Πάει, τέλειωσε. Τώρα, το μόνο που είχα να κάνω, ήταν να ξεφύγω.

Δεν μπορούσα να πάρω την εθνική, αν ήθελα να αποφύγω την αστυνομία. Κατευθύνθηκα στα βουνά. Στενοί, στριφογυριστοί δρόμοι, καλυμμένοι μ’ ομίχλη. Ο δρόμος ήταν ατέλειωτος. Μάλλον δεν ταξίδεψα πάνω από μερικές ώρες, αλλά νόμισα πως πέρασαν μέρες ολόκληρες. Όσο έχανα αίμα, έχανα και την διαύγειά μου. Ο χρόνος έγινε το ίδιο ομιχλώδης με τον ουρανό. Ο ήλιος σκοτείνιασε, ύστερα έριξε πάλι τις καχεκτικές ηλιαχτίδες του κι έπειτα το σκοτάδι σκότωσε το φως ξανά. Ήταν όλα τόσο μπερδεμένα.

Ήταν θαύμα που κρατήθηκα ξύπνιος. Ακόμα μεγαλύτερο ότι κράτησα το αυτοκίνητο πάνω στον δρόμο. Δεν μπορούσα να συνεχίσω. Έπρεπε να φροντίσω την πληγή μου και να βρω ένα μέρος να ξαποστάσω. Δεν υπήρχε τίποτα τριγύρω παρά μόνο δέντρα. Ήμουν έτοιμος να τα παρατήσω.

«Καλά ήταν ως εδώ», σκέφτηκα, «ώρα να πεθάνω».

Φαντάζομαι πρώτα άκουσα την κραυγή του και μετά το είδα. Το γεράκι πέταξε μπροστά στο παρμπρίζ μου και με ανάγκασε να πατήσω φρένο. Τότε μόνο πρόσεξα τον λύκο. Έναν μεγάλο γκρίζο λύκο. Στεκόταν στην μέση του δρόμου και με κοιτούσε. Τα μάτια του γυάλιζαν μέσα στην ομίχλη.

Περίμενε να σιγουρευτεί ότι τον παρακολουθούσα. Έπειτα προχώρησε σε ένα μονοπάτι μέσα στο δάσος. Ήταν αρκετά πλατύ κι ομαλό για να περάσει το αυτοκίνητο. Δεν ήξερα πως μου καρφώθηκε αυτή η ιδέα, αλλά πίστεψα ότι ο λύκος με οδηγούσε κάπου. Τι παράλογη σκέψη! Κι όμως, η μόνη λογική επιλογή που είχα. Δεν μπορούσα να συνεχίσω άλλο, έπρεπε να εμπιστευτώ το ζώο.

Ανέβηκα τον λόφο. Σ’ εκείνο το ύψος ο ουρανός καθάρισε. Η κοιλάδα κάτω από τα πόδια μου ήταν σκεπασμένη με ένα παχύ στρώμα ομίχλης. Έφτασα σ’ ένα ξέφωτο και βρέθηκα σ’ ένα παλιό, εγκαταλειμμένο χωριό. Σταμάτησα το αυτοκίνητο και βγήκα έξω. Τρεις τέσσερις φάρμες, με γκρεμισμένες οροφές και τοίχους, και τα ερείπια μιας εκκλησίας.

Ο λύκος είχε εξαφανιστεί. Το γεράκι δεν ήταν τριγύρω. Δεν ήμουν μόνος όμως. Δυο άλλοι λύκοι, μαύροι αυτή την φορά, είχαν βγει απ’ το δάσος. Δεν έμοιαζαν φιλικοί σαν τον γκρίζο. Είχαν μυρίσει αίμα κι ήρθαν για φαγοπότι. Πλησίασαν με αργά βήματα. Ο ένας έγλειψε την μουσούδα του. Ο άλλος έδειξε τα δόντια του. Λευκά, κοφτερά δόντια.

Για δεύτερη φορά νόμισα πως ήμουν τελειωμένος. Για δεύτερη φορά ήμουν λάθος. Οι μοίρες γνέθουν τα νήματά τους με μυστήριο τρόπο. Πίστεψε με, το ξέρω καλά.

Το γεράκι εμφανίστηκε κι έβγαλε μια κραυγή. Ο γκρίζος φύλακάς μου εμφανίστηκε από το δάσος και όρμησε στο σινάφι του. Το αρπακτικό πετούσε σε κύκλους πάνω από τα κεφάλια μας.

Τα ζώα επιτέθηκαν με ορμή το ένα στο άλλο. Ο προστάτης μου πάλεψε γενναία παρά το αριθμητικό μειονέκτημα. Τελικά, οι μαύροι λύκοι πείστηκαν να πάνε αλλού για κυνήγι. Ο νικητής τους κοίταξε να χάνονται ανάμεσα στα δέντρα. Το τίμημα που πλήρωσε όμως, για να με προστατεύσει, ήταν βαρύ. Η γκρίζα γούνα του γεμάτη αίμα, η μουσούδα του κομματιασμένη, το πόδι του κουτσό.

Το γεράκι με μια κραυγή βούτηξε μπροστά. Ο πληγωμένος λύκος ακολούθησε. Προχώρησα στο κατόπι τους. Με οδήγησαν σ’ ένα άλλο ξέφωτο πιο ψηλά. Καταμεσής στεκόταν μόνη της μια φλαμουριά. Μια ψηλή φλαμουριά μ’ ασημένια φύλλα και μια τεράστια σκιά. Και κάτω από την σκιά της υπήρχε ένα σπίτι.

Η πόρτα του άνοιξε. Μια γυναίκα βγήκε. Μια γυναίκα με μακριά κόκκινα μαλλιά. Τόσο μακριά και τόσο κόκκινα που νόμιζες ότι φλόγες τύλιγαν το κορμί της.

Το γεράκι κι ο λύκος έτρεξαν κοντά της.

«Καλώς τους», είπε, «πού ήσασταν;»

Το πουλί κάθισε στον ώμο της. Το ζώο έγλειψε το χέρι της.

«Καημένε μου! Είχες δύσκολη μέρα», είπε στον λύκο.

Τότε σήκωσε το βλέμμα της και με κοίταξε. Μ’ έβλεπε πρώτη φορά, αλλά ένιωσα ότι με ήξερε ήδη καλά.

«Είσαι κι εσύ πληγωμένος, ξένε».

Έπιασα την πληγή μου.

«Μην την εμπιστεύεσαι», ψιθύρισε μια φωνή μέσα στο κεφάλι μου. «Είναι γητεύτρα».

Τα μάτια της, σκούρα μπλε μάτια, με είχαν ήδη γητεύσει.

Είπα ότι χρειαζόμουν ένα μέρος να μείνω για το βράδυ. Θα έφευγα το επόμενο πρωί πριν την αυγή.

«Έχεις χρήματα να πληρώσεις, ξένε;» ρώτησε.

Είχα αρκετά για να ανταμείψω την φιλοξενία της. Χαμογέλασε.

Το σπίτι ήταν γεμάτο παλιά έπιπλα και μεθυστικά μυρωδικά.

Μ’ έβαλε να ξαπλώσω σ’ ένα κρεβάτι. Ήμουν αδύναμος κι είχα πυρετό.

Τότε ήταν που μάζεψε τα μαλλιά της κι έδεσε τον κότσο με μια ασημένια καρφίτσα, έναν ασημένιο γάλανθο.

Μου έβγαλε το πουκάμισο. Έριξε νερό, καθάρισε την πληγή, την άλειψε με έλαια και την περιποιήθηκε. Μίλησε για την ληστεία στο εργοστάσιο. Προσποιήθηκα ότι δεν ήξερα για τι πράγμα μιλούσε.

Έφερε κρασί σ’ ένα πήλινο δοχείο. Έβαλε σ’ ένα ποτήρι, πρόσθεσε κάποιο υγρό και μερικά φύλλα και μου το έδωσε. Ρώτησα τι ήταν.

«Πιες το», είπε, «θα σου κάνει καλό».

Ήπια. Ήπια κι ήταν καλό. Το κεφάλι μου αλάφρυνε, ο πόνος γλύκανε, έγινε σχεδόν ηδονικός.

Μίλησε κι άλλο, αλλά τα λόγια της ανακατεύτηκαν με σκέψεις, επιθυμίες κι όνειρα. Οι άκρες των δαχτύλων της έκαψαν το στήθος μου, τα χείλη της έβαλαν φωτιά στην κοιλιά μου κι όταν ήρθε από πάνω μου, έλυσε τα μαλλιά της και πυρπόλησε όλο μου το κορμί. Έχασα τις αισθήσεις μου.

Όταν συνήλθα διψούσα με μια δίψα άσβεστη. Δεν μπορούσα να υπολογίσω πόσο βρισκόμουν σ’ εκείνο το μέρος. Το σπίτι ήταν άδειο, το πήλινο δοχείο στεγνό, τα έπιπλα καλυμμένα με σκόνη και τα αρώματα είχαν εξανεμιστεί.

Η πληγή μου ήταν καλύτερα, είχε σχεδόν γιατρευτεί. Η μνήμη εκείνου του γλυκού πόνου που είχα νιώσει και το άγγιγμά της στοίχειωναν ακόμα το κορμί μου. Η γεύση του κρασιού που είχα πιει και το φιλί της στοίχειωναν ακόμα το στόμα μου.

Πόσα από αυτά συνέβησαν πραγματικά; Κι αν ήταν απλώς παραίσθηση μέσα στον πυρετό;

Ντύθηκα. Βρήκα την ασημένια καρφίτσα ανάμεσα στα ρούχα μου. Την ασημένια νιφάδα που συγκρατούσε τις κόκκινες φλόγες των μαλλιών της.

Κατέβηκα τον λόφο μέχρι το αυτοκίνητο. Άνοιξα το πορτπαγκάζ. Ήταν άδειο. Η βαλίτσα είχε εξαφανιστεί.

Είμαι πίσω στον δρόμο πάλι. Για πόσο άραγε; Μέρες, βδομάδες ή χρόνια; Ποιος ξέρει; Ποιος νοιάζεται;

Δεν κυνηγώ τα χρήματα. Είναι το κρασί και τα φιλιά της που μου λείπουν. Οδηγώ γύρω από το δάσος. Κοιτάζω ψηλά στον ουρανό. Κοιτάζω ανάμεσα στα δέντρα. Περιμένω το γεράκι και τον λύκο να ‘ρθουν να μ’ οδηγήσουν πάλι κοντά της.

Χωρίς τύχη. Προς το παρόν.

Τέλος

 

Şiir çevirisi: Eneken, edebiyat dergisi

Lale Alatlı’nın Türkçeden Yunancaya çevirisini yaptığı, Hüseyin Alpaslan’a ait “Misafir” adlı şiir Athina Katsiveli’nin editörlüğüyle Yunanistan’ın önde gelen üç aylık  edebiyat dergisi Eneken’in Nisan-Mayıs-Haziran 2017 – 44. sayısında yayımlandı. Okumaya devam et Şiir çevirisi: Eneken, edebiyat dergisi

İoannou Yorgos – Kemal’in Evinde

İoannou Yorgos, “Kemal’in Evinde” (Στου Κεμάλ το σπίτι), Evrensel Sanat, S. 295, s. 17, 18.

Kemal’in Evinde

Her yıl dutlar olduğunda, evimizin eşiğine gelerek kibarca avludaki kuyunun suyundan kendisine biraz vermemizi isteyen, siyahlara bürünmüş o kadın bir daha görünmedi. Çok yorgun görünmesine rağmen üzerinde görkemli, asil bir güzelliğin izlerini taşıyordu. Sırf bardağı tutuş şeklini gören, bu kadının bir zamanlar bir soylu olduğunu anlardı. Bardağı geri verirken, hiçbir zaman bize Türkçe olarak söylediği iyi dilekleri eksik olmazdı; tam olarak sözcükleri anlayamasak bile anlamını hissederdik: “Allah size büyük iyiliği versin.” Hangi büyük iyiliği? Hiçbir fikrimiz yoktu.

Avlunun eşiğinde uzun saatler sessizce oturur, yola veya yanda bulunan (Mustafa) Kemal’in evine bakmak yerine, fısıltıyla kendi kendine konuşarak kaçamak bakışlarla bizim evi seyrederdi. Zaman zaman gözlerini kapayıp yüzünü uzaklara çevirir ve tuhaf isimler hecelerdi. O zamanlar tüm mahalleye ve yoldan geçip de isteyen herkese verdiğimiz gibi, ona da dut ağacından meyve vermeyi ihmal etmezdik. Yabancı kadın, sessiz ama içten bir memnuniyetle yerdi bunları. Dutlarımızdan bu kadar çok hoşlanması bize tuhaf gelmezdi. Bizim ağacımız, sulu dutlar veren o alışılmış ağaçlardan değildi. Bizimki büyük, vişne gibi ekşi ve kıpkırmızı meyveler verirdi. Eski ve çok kocaman bir ağaçtı; dallarının boyu iki katlı evimizi geçerdi. Tek bir kötü yanı vardı; yaprakları sert olduğundan ipek böceklerim onları yiyemezdi. Ama tüm Islahhane ve hatta daha da ilerisinde çok meşhur bir ağaçtı.

Tanımadığımız bu kadın eşiğimize ilk oturduğunda, ona dut ikram etmek aklımıza gelmemişti; fakat biraz sonra bahçesine bir tohumunu ekmeyi ne kadar arzuladığını söyleyerek kendisi bizden istedi. Birkaç tanesini yedikten sonra, kalanları bir kâğıda sarıp mutluluktan uçarak yanımızdan ayrıldı.

İkinci sefer, ilkinden iki yıl sonra olmalı, bin dokuz yüz otuz sekiz yılı civarında geldiğinde ise, dutları kâğıda koymadı. Oturdu ve eşikte birer birer yedi. Anlaşılan önceden aldığı tohumlar tutmuştu ama dut vermesi için yıllar geçmesi gerekirdi. Bu ağaç, yavaş büyüyen tüm ağaçlar gibi uzun yıllar yaşar ve geç meyve verir.

Kadın bir sonraki yıl, savaştan biraz önce de geldi. Ama bu sefer ona kuyudan değil, musluktan su verdik. Suyu içmeyi reddetti. Ağzına götürür götürmez bize bakıp dolu bardağı bize geri verdi. Onu çok rahatsız olmuş gördüğümüz için durumu açıklamaya çalıştık. İğrenç ev sahibimiz evin kanalizasyonunu kuyuya nakletmişti. “Suyu mutfağınıza kadar getirdiğime göre, artık kuyuya ihtiyacınız kalmadı,” demişti. Kadının gözleri yaşardı ama bu denli üzülmesinin sebebini bize açıklamadı. Onu teselli etmek için daha fazla dut verdik ve anneannem onu yerinden fırlamasına yol açacak bir şey söyledi: “Bir kutuya koyup daha da fazla verirdik ama uzak yola dayanmaz”. Gerçekten bir şeylerden şüphelenmeye başlamıştık. Onu gördüğümüz bir sonraki seferde, bizden ayrılır ayrılmaz Kemal’in evine doğru gitti; onu orada kaldırımda bir grup Türk ziyaretçi bekliyordu. Biz o zamana kadar onun bizimkilerden, bir kelime bile Yunanca bilmeyen Anadolu Rum kadınlarından biri olduğunu sanıyorduk; ne de olsa nüfus değişimi dili değil de dini esas alarak yapılmıştı. Bu keşfimiz önce bizi sarstı. Evimizin yanında bize sürekli felaketi hatırlatan Kemal’in evinin olduğu yetmiyormuş gibi, şimdi bir de Türkler mi ayağımızın altında olacaktı? Hem bu kadın bizden tam olarak ne istiyordu ki? Bu konu üzerine konuşmadık ama derinden şüphelenmiş şekilde bakıştık. Ama sonraki sözlerimiz, anlayış ve umuttan dolayı bir şekilde hemencecik yüreklerimizin ısındığını gösteriyordu. Biz de oralarda evimizi ve üzüm bağlarımızı bırakmıştık.

Türk kadın savaştan sonra tekrar ortaya çıktı. Biz artık sokağın biraz daha ilerisinde başka bir evde oturuyorduk; fakat bir gün onu, eski evimizin eşiğine mıhlanmış olarak otururken gördük. Onu ilk gören hemen içeri koşup bağırdı: “Türk kadın!” Pencerelere çıktık ve heyecanla ona bakıyorduk. Az kalsın onu evimize davet edecektik; onun ısrarcı özlemi bizi bu kadar duygulandırmıştı. Ama o hiç hareket etmeden çırılçıplak avluyla ıssız eve bakıyordu. Bir İtalyan bombası, dut ağacını yerle bir ederek, şirin ahşap evi yıkamamış olsa da harabeye çevirmişti.

O günden sonra onu bir daha görmedik. Geldi mi, gelmedi mi, kim bilir? Ama gelseydi de oturmak için artık o dolgun mermer eşiği bulamazdı. Ev, uzun zaman önce bir müteahhit çetesine teslim edilmişti ve artık onun yerine en çirkin apartmanlardan biri yükselmişti. Şimdi bu şarlatanlar onu da yıkmaya hazırlanıyorlar. Kim bilir o kurnaz beyinciklerinde ne tür bir plan var.

Bu gerçekleşirse, gece gündüz nöbet tutacağım; özellikle kazma işi temellere geldiğinde belki bu yeni uyumsuz canavarın yapılmasını engelleyebilir ya da en azından geciktirebilirim. Geçen sefer orada, derinlerde, bizim evimizin arsasından başlayıp Kemal’in evine doğru devam eden olağanüstü bir mozaik bulunmuştu. Yetkililer onları durdurmasın diye iyice eğitilmiş işçiler bu mozaiği hızla örttü. Fakat güneş ışığının vurduğu saatlerde mahallede, hayranlıkla karışık çeşitli söylentiler duyuluyordu. Herkes evin eski güzelliğinden ve şöhretinden bahsederken, bu yüksek sesle söylenen sözcükler arasından bir ihtiyar kadının şöyle mırıldandığını duydum: “Bu evde eskiden soğuk sular kadar güzel bir kızı olan bir bey oturuyordu. Bu kız buradan ayrılırken yerlere kapaklanıp, eşiği öpüyordu. Böyle bir çırpınış hayatımda görmedim.”

Yunanca aslından çeviren: Lale Alatlı

Στοῦ Κεμάλ τό Σπίτι

Ιωάννου Γιώργος

Δέν ξαναφάνηκε ἡ μαυροφορεμένη ἐκείνη γυναίκα, πού ἐρχόταν στό κατώφλι μας κάθε χρονιά, τήν ἐποχή πού γίνονται τά μοῦρα, ζητώντας μέ εὐγένεια νά τῆς δώσουμε λίγο νερό ἀπ’ τό πηγάδι τῆς αὐλῆς. Ἔμοιαζε πολύ κουρασμένη, διατηροῦσε ὅμως πάνω της ἴχνη μιᾶς μεγάλης ἀρχοντικῆς ὀμορφιᾶς. Καί μόνο ὁ τρόπος πού ἔπιανε τό ποτήρι, ἔφτανε γιά νά σχηματίσει κανείς τήν ἐντύπωση πώς ἡ γυναίκα αὐτή στά σίγουρα ἦταν μιά ἀρχόντισσα. Δίνοντάς μας πίσω τό ποτήρι, ποτέ δέν παρέλειπε νά μᾶς πεῖ στά τούρκικα τήν καθιερωμένη εὐχή, πού μπορεῖ νά μήν καταλαβαίναμε ἀκριβῶς τά λόγια της, πιάναμε ὅμως καλά τό νόημά της: «Ὁ Θεός νά σᾶς ἀνταποδώσει τό μεγάλο καλό». Ποιό μεγάλο καλό; Ἰδέα δέν εἴχαμε.

Καθόταν ἥσυχα γιά ὥρα πολλή στό κατώφλι τῆς αὐλῆς, κι ἀντί νά κοιτάζει κατά τό δρόμο ἤ τουλάχιστο κατά τό πλαϊνό σπίτι τοῦ Κεμάλ, αὐτή στραμμένη ἔριχνε κλεφτές ματιές πρός τό δικό μας σπίτι, παραμιλώντας σιγανά. Πότε πότε ἔκλεινε τά μάτια καί τό πρόσωπό της γινόταν μακρινό, καθώς συλλάβιζε ὀνόματα παράξενα. Ἐμεῖς, πάντως, δέν παραλείπαμε νά τῆς δίνουμε μοῦρα ἀπ’ τήν ντουτιά, ὅπως ἄλλωστε δίναμε σ’ ὅλη τή γειτονιά καί σ’ ὅποιον περαστικό μᾶς ζητοῦσε. Ἡ ξένη τά ἔτρωγε σιγανά, ἀλλά μέ ζωηρή εὐχαρίστηση. Δέ μᾶς φαινόταν παράξενο πού τῆς ἄρεζαν τά μοῦρα μας τόσο πολύ. Τό δέντρο μας δέν ἦταν ἀπό τίς συνηθισμένες μουριές, ἀπ’ αὐτές πού κάνουν ἐκεῖνα τά ἄνοστα νερουλιάρικα μοῦρα. Τό δικό μας ἔκαμνε κάτι μεγάλα, ξινά σά βύσσινα, καί πολύ κόκκινα στό χρῶμα. Ἦταν δέντρο παλιό καί τεράστιο, τά κλαδιά του ξεπερνοῦσαν τό δίπατο σπίτι μας. Μοναχά ἕνα κακό εἶχε· τά φύλλα του ἦταν σκληρά καί οἱ μεταξοσκώληκές μου δέν μποροῦσαν νά τά φᾶνε. Ἦταν, πάντως, δέντρο φημισμένο σ’ ὅλο τό Ἰσλαχανέ κι ἀκόμα πιό πέρα.
Τήν πρώτη φορά πού εἶχε καθίσει ἡ ἄγνωστη γυναίκα στό κατώφλι μας, δέ σκεφτήκαμε νά τῆς προσφέρουμε μοῦρα, ὅμως σέ λίγο μᾶς ζήτησε ἡ ἴδια λέγοντας πώς ἤθελε νά φυτέψει τό σπόρο τους στόν μπαχτσέ της. Ἔφαγε μερικά καί τά ὑπόλοιπα τά ἔβαλε σ’ ἕνα χαρτί καί ἔφυγε καταχαρούμενη.

Τή δεύτερη φορά, θά ἦταν κατά τό τριάντα ὀχτώ, δυό χρόνια, πάντως, μετά τήν πρώτη, δέν ἔβαλε μοῦρα στό χαρτί. Κάθισε καί τά ἔφαγε ἕνα ἕνα στό κατώφλι. Φαίνεται πώς ὁ σπόρος ἀπ’ τά προηγούμενα εἶχε ἀποδώσει, ἀλλά γιά νά δώσει καί μοῦρα ἔπρεπε, βέβαια, νά περάσουν χρόνια. Τό δέντρο αὐτό, ὅπως ὅλα τά δέντρα πού μεγαλώνουν σιγά, ζεῖ πολλά χρόνια καί ἀργεῖ νά καρπίσει.

Ἡ γυναίκα ξαναφάνηκε καί τόν ἑπόμενο χρόνο, λίγο πρίν ἀπ’ τόν πόλεμο. Ὅμως τή φορά αὐτή τῆς προσφέραμε νερό ἀπ’ τή βρύση. Ἀρνήθηκε νά πιεῖ τό νερό. Μόλις τό ἔφερε στό στόμα, μᾶς κοίταξε στά μάτια καί μᾶς ἔδωσε πίσω τό γεμάτο ποτήρι. Ἐπειδή τήν εἴδαμε πολύ ταραγμένη, θελήσαμε νά τῆς ἐξηγήσουμε. Ὁ σιχαμένος σπιτονοικοκύρης μας εἶχε διοχετεύσει τό βόθρο τοῦ σπιτιοῦ στό βαθύ πηγάδι. «Τώρα πού σᾶς ἔφερα τό νερό στίς κουζίνες σας, δέ σᾶς χρειάζεται τό πηγάδι», μᾶς εἶχε πεῖ. Ἡ γυναίκα βούρκωσε, δέ μᾶς ἔδωσε ὅμως καμιά ἐξήγηση γιά τήν τόση λύπη της. Γιά νά τήν παρηγορήσουμε τῆς δώσαμε περισσότερα μοῦρα κι ἡ γιαγιά μου τῆς εἶπε κάτι πού τήν ἔκανε νά τιναχτεῖ: «Θά σοῦ τά ἔβαζα σ’ ἕνα κουτί, ἀλλά δέ βαστᾶνε γιά μακριά». Καί πράγματι εἴχαμε ἀρχίσει κάτι νά ὑποπτευόμαστε. Τήν ἄλλη φορά εἴδαμε, πώς μόλις ἔφυγε ἀπό μᾶς, πῆγε δίπλα στοῦ Κεμάλ τό σπίτι, ὅπου τήν περίμενε μιά ὁμάδα ἀπό τούρκους προσκυνητές, πού κοντοστέκονταν στό πεζοδρόμιο. Ἐμεῖς ὥς τότε θαρρούσαμε πώς εἶναι καμιά τουρκομερίτισσα δικιά μας, ἀπ’ τίς πάμπολλες ἐκεῖνες, πού δέν ἤξεραν λέξη ἑλληνικά, μιά καί ἡ ἀνταλλαγή τῶν πληθυσμῶν εἶχε γίνει μέ βάση τή θρησκεία καί ὄχι τή γλώσσα. Ἡ ἀποκάλυψη αὐτή στήν ἀρχή μᾶς τάραξε. Δέ μᾶς ἔφτανε πού εἴχαμε δίπλα μας τοῦ Κεμάλ τό σπίτι, σά μιά διαρκῆ ὑπενθύμιση τῆς καταστροφῆς, θά εἴχαμε τώρα καί τούς τούρκους νά μπερδουκλώνονται πάλι στά πόδια μας; Καί τί ἀκριβῶς ἤθελε ἀπό μᾶς αὐτή ἡ γυναίκα; Πάνω σ’ αὐτό δέν ἀπαντήσαμε, κοιταχτήκαμε ὅμως βαθιά ὑποψιασμένοι. Καί τά ἑπόμενα λόγια μας ἔδειχναν πώς ἡ καρδιά μας ζεστάθηκε κάπως ἀπό συμπάθεια κι ἐλπίδα. Εἴχαμε κι ἐμεῖς ἀφήσει σπίτια κι ἀμπελοχώραφα ἐκεῖ κάτω.
Ἡ τουρκάλα ξαναφάνηκε λίγο μετά τόν πόλεμο. Ἐμεῖς καθόμασταν πιά σέ ἄλλο σπίτι, λίγο παραπάνω, ὅμως τήν εἴδαμε μιά μέρα νά κάθεται κατατσακισμένη στό κατώφλι τοῦ παλιοῦ σπιτιοῦ μας. Ὁ πρῶτος πού τήν εἶδε, ἦρθε μέσα καί φώναξε: «ἡ τουρκάλα!» Βγήκαμε στά παράθυρα καί τήν κοιτάζαμε μέ συγκίνηση. Παραλίγο νά τήν καλέσουμε ἀπάνω στό σπίτι —τόσο μᾶς εἶχε μαλακώσει τήν καρδιά ἡ ἐπίμονη νοσταλγία της. Ὅμως αὐτή κοίταζε ἀκίνητη τήν κατάγυμνη αὐλή καί τό ἔρημο σπίτι. Μιά ἰταλιάνικη μπόμπα εἶχε σαρώσει τήν ντουτιά κι εἶχε ρημάξει τό καλοκαμωμένο ξυλόδετο σπίτι, χωρίς νά καταφέρει νά τό γκρεμίσει.

Δέν τήν ξανάδαμε ἀπό τότε. Ἦρθε – δέν ἦρθε, ἄγνωστο. Ἄλλωστε καί νά ‘ρχότανε δέ θά ‘βρισκε πιά τό κατώφλι μέ τό ἀφράτο μάρμαρο γιά νά ξαποστάσει. Τό σπίτι εἶχε ἀπό καιρό παραδοθεῖ σέ μιά συμμορία ἐργολάβων καί στή θέση του ὑψώθηκε μιά πολυκατοικία ἀπ’ τίς πιό φρικαλέες. Τώρα ἑτοιμάζονται νά τήν γκρεμίσουν οἱ γελοῖοι. Ποιός ξέρει τί μεγαλεπήβολο σχέδιο συνέλαβε πάλι τό πονηρό μυαλό τους.
Ἄν γίνει αὐτό, θά παραφυλάγω νύχτα μέρα, ἰδίως ὅταν τό σκάψιμο θά ἔχει φτάσει στά θεμέλια, κι ἴσως μπορέσω νά ἐμποδίσω ἤ τουλάχιστο νά καθυστερήσω τό χτίσιμο τοῦ νέου ἐξαμβλώματος. Τήν προηγούμενη φορά εἶχε βρεθεῖ ἐκεῖ στά βάθη ἕνα θαυμάσιο ψηφιδωτό, πού ἄρχιζε ἀπ’ τό οἰκόπεδο τοῦ δικοῦ μας σπιτιοῦ καί συνεχιζόταν πρός τό σπίτι τοῦ Κεμάλ. Τό ψηφιδωτό αὐτό οἱ δασκαλεμένοι ἐργάτες τό σκεπάσανε γρήγορα γρήγορα γιά νά μήν τούς σταματήσουν οἱ ἁρμόδιοι. Πάντως, τίς ὧρες πού τό ἔβλεπε τό φῶς τοῦ ἥλιου, γίνονταν διάφορα σχόλια ἀπ’ τήν ἔκθαμβη γειτονιά. Ὅλοι μιλούσανε γιά τήν ὀμορφιά καί τήν παλιά δόξα, μά ἀνάμεσα στά δυνατά λόγια καί τίς φωνές, ἄκουσα μιά γριά νά σιγολέει: «Στό σπίτι αὐτό καθόταν ἕνας μπέης, πού εἶχε μιά κόρη σάν τά κρύα τά νερά. Κυλιόταν κάτω, ὅταν φεύγανε, φιλοῦσε τό κατώφλι. Τέτοιο σπαραγμό δέν ματαεῖδα».

(Ἡ μόνη κληρονομιά, 1974)

Öykü çevirisi: 221B, 2 aylık polisiye dergi

Lale Alatlı’nın Yunancadan Türkçeye çevirisini yaptığı, Yunan yazar Vassilis Danellis’in “Geldiğimde hazır ol” adlı eseri, 221B polisiye dergisinin Mart Nisan 2017 – 8. sayısında yayınlandı.

Vassilis Danellis 1982’de Atina’da doğdu, 2009’den beri İstanbul’da yaşıyor. Danellis lisans eğitimini Atina Panteion Üniversitesi’nde Uluslararası ve Avrupa Meseleleri, yüksek lisansını da İngiltere’de Lancester Üniversitesi’nde Mücadele Azmi konuları üzerine çalışarak tamamladı.12 yıldır gazetede ve dergide gazetecilik yapıyor ve Yunan radyosunda çalışıyor. Okumaya devam et Öykü çevirisi: 221B, 2 aylık polisiye dergi

Edebiyat dergisi Eneken’den Kıbrıs sayısı

3 aylık edebiyat dergisi Eneken, 43. sayısını (Ocak, Şubat, Mart 2017) çağdaş Kıbrıs edebiyatına ayırdı. Adanın ödüllü sanatçılarının yer aldığı dergide, Kıbrıslı Türkler’in eserlerine de Türkçe/Yunanca iki dilde yer verildi. Derginin Kıbrıs sayısının editörlüğünü şair Andreas Karakokinos, Kıbrıslı Türkler’e ait eserlerin editörlüğünü de Lale Alatlı yürüttü.

İanopoulos Yorgos – Deniz Kazası

Yanopoulos Yorgos, ‘Deniz Kazası’, Yeni e, S. 4, s. 4, 5.

1961 doğumlu Yorgos İannopoulos 1995’ten beri ENEKEN dergisini yayımlamakta. Aynı adlı yayınevinin de yöneticisidir. İki şiir kitabı, bir de romanı var. Şiirleri seslendirilerek, CD olarak yayımlanmıştır. Düzyazı eserleriyle beraber birçok eseri çeşitli dillere çevrilmiştir.

Aşağıdaki eser Eneken 3 aylık edebiyat dergisinin Türkiye temalı 2016 Temmuz – Ağustos – Eylül sayısında Yunanca yayımlanmıştır.

DENİZ KAZASI

Bir deniz kazası görüntüsünde, karşı konulmaz bir şiirsellik vardır. Bazen güzelliği oluşturan gücü ve yabaniliği besleyip hatırlatan şey görüntülerin tezatlığıdır. İnsani gayretlerin yok olması, insan mevcudiyetinin enkaz ve harabeleri, felaketten sonraki süre, hareket ve zekâ, doğal haliyle hayatın ta kendisine ait çözümler ve yaratıcılığın ta kendisi, ölümün gerçekliği üzerine durumun halefliğini üstlenen hayat mekanizmasıdır. Sualtı dünyası, insanlardan geriye kalan, insan eliyle yaratılmış harabe ve enkaza yerleşerek hayat vermeye gelir.

Bir deniz kazası görüntüsünün gerilim ve belirsizliğini, algılama ve bilinci meydana getiren yapısal tezatlıklar takviye edip yönetir. Dilde mesela, mavi ve türevleri doğrudan deniz kazası sahnesiyle ilişkilendirilir. Fakat suların sessizliği şeffaftır, renk ise ışığa, gökyüzünün yansımasına göre farklılık gösterir.

Tabii sözlerdeki çelişkiler, insan eserlerinin yani sınıfsal şiddet tarihinin, en kahredici, korkunç ve hakaret dolu haliyle ortaya çıkmasını engellemez. Bu noktada sözler bir medeniyetin tamamının, tamamen yok olmaya doğru ilerlemesinde bir prelüd gibi işler. Vasa’yla[1] Titanik insan kibrinin yol açtığı feci iki deniz kazası vakasını teşkil ediyorsa, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Alman kuşatması altındaki Büyük Britanya’ya doğru yola çıkan, 4500’den fazla geminin oluşturduğu filonun mürettebatının İkinci Dünya Savaşı’nda Atlantik Okyanusu’nun derinliklerinde korkunç şekilde hayatını kaybetmesi, rakibin felaket ve kazaya uğramasının en yüce amaç olduğu dünya savaşları arenasındaki korkunç olaylardan sadece biridir. Bu “kutsal görev”in eylemcileri, 1000 yıl sürmesi umulan Üçüncü Reich’ın alabora olmasıyla Hitler’in halefi olarak başa geçen Büyük Amiral Dönitz’e[2] ait Alman u-bot denizaltılarının mürettebatıdır. Atlantik Okyanusu’nun buz gibi sularında yaşıtı denizcileri boğan gençler, savaş dönemlerinde ahlaksız katilleri “kahraman” sayan vicdanların bilindik sapkınlığına göre kahraman ve mert savaşçı ilan edilmişti.

İnsan vicdanının kurban gittiği bu deniz kazasında, bir umut ışığı olan olaylar da -genellikle hafızaların derinliğinde gömülü kalan- olmamış değildir. Hollanda’nın Almanlar tarafından işgali sırasında Hollanda Komünist Parti üyesi iki işçi Jan Pick[3] ve Willem Kraan, Amsterdam’da vatandaşları, Yahudi’lerin ölüm kamplarına gönderilmesine karşı genel greve gitmeye ikna etmiştir. Nazi işgalindeki bir Avrupa şehrinde toplu direnç ve toplumsal dayanışma örneği olarak olağanüstü ve eşsiz bir tarihi öneme sahip bu olay, savaşın ve sınıfsal şiddetin alabora olmasına güçlü bir örnektir.

Günümüzde yakın geçmiş artık uzun zaman öncesine dayanan hikâyeler gibi önemini çabucak yitiriyor. Fakat savaşların şiddeti, egemen sınıfın gücünü metodik ve sistematik olarak uygulaması, bu gücün muhafaza edilmesinin medeniyeti doğrudan tehlikeye attığını ortaya koymakta. Fransa’nın Polinezya’daki nükleer silah deneme alanı sebebiyle Pasifik Okyanusu sularının gördüğü, geri dönüşü olmayan ekolojik zarar, Fukuşima kâbusu, milyarlar karşılığında İtalyan mafyası tarafından Avrupa şirketlerinin toksik ve nükleer atıklarıyla dolu teknelerinin Adriyatik Denizi’nin güney sularında batırılması, Suriye’nin kimyasallarının ABD Deniz Kuvvetleri tarafından Girit Adası’nın güney sularında yok edilmesi, bizleri bir üretim biçiminin, bir medeniyetin tamamının çıkmaza girmesi ve alabora olmasına kadar götüren bir dramın enstantanelerini teşkil eder.

Yakın geçmişten bir şahsiyet Jan Pick “Denizde boğulmakta olan birini gördüğünde ne yaparsın?” diye kendi kendine sorar. “Suların temiz olup olmadığını sorgulamazsın. Hayat kurtarmak için sadece suya atlarsın, çünkü başka seçenek yoktur.[4]

Çağdaş toplumlar, boğulan insanların dramına nasıl bir yanıt veriyor? Medeni toplumlar Akdeniz’in sularında boğulmuş mülteci çocuklarını görünce ne tepki verdi?

Avrupa Birliği liderlerinin –kendi yarattıkları ve kendi çıkarları için kullanmaya çalıştıkları– kriz dönemlerinde, nükleer uçak gemilerinin platformlarından sembolik mesajlar göndermeyi tercih etmesi, politikalarının[5] tamamen alabora olduğunu algılayacak durumda olmadıklarını ortaya koyuyor. Zamanında yıkım ve felaket ekip, şimdi ya fondamentalizm gibi tepkisel hareketlerle ya da Avrupa’da aşırı sağın endişe verici yükselişiyle[6] fırtına biçen politikalarının.

Tarih öğreticidir. Sadece sosyal mücadeleler, ezilenlerin sınıfsal dayanışması ve dünya vatandaşlarının büyük çoğunluğunun hayati menfaatlerini, hayatını, onuru ve umudunu savunan politik organların yaratılması, bizleri bütün bir medeniyetin –tetikte bekleyen- alaborasından koruyabilir. Naçiz Jan Pick ve Willem Kraan’ın bu olağanüstü hareketi dayanışmaya bir örnektir. İki dünya savaşı, atom bombası ve Naziler’in toplama kamplarının sığdırıldığı geçen yüzyılın fırtına ve korkunç deniz kazalarından, insani değerleri kurtaran da bunun gibi davranışlar olmuştur. Ekonomik ve toplumsal krizlerin, savaşların, mültecilerin, kovalananların ve yerlerinden edilenlerin tüm dünyada süratle arttığı, faşizmin ve tepkiselliğin yeniden canlandığı bu çalkantılı dönemde, insanlık ciddi bir sınavdan geçmeye devam ediyor.

[1] 17. yüzyılda İsveç’teki emperyalist hareketler döneminde Hollandalılar tarafından inşa edilen, İsveç Deniz Kuvvetleri’ne ait, 300 metrelik savaş gemisidir. Gemi, inşasındaki sahtekârlıklar, aşırı ağır toplar ve kendini askeri bir deha olan gören hırslı İsveç kralı Büyük Gustav Adolf’e (Gustav Adolf den store, 1594-1632) övgü niteliğindeki aşırı süslemeler yüzünden, Hollandalıların işlettiği tersaneden suya indirilişinden hemen sonra batmıştır.

[2] Karl Dönitz, 1891-1980.  Hitler’in halefi, Alman denizci. 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlere savaş esiri düşen bir denizaltı subayı olarak “kurt kapanı” veya “grup taktiği” olarak bilinen Rudeltaktik’i geliştirdi. Nürnberg Mahkemesi’nde savaş suçlarından yargılanarak 10 yıl hapiste kaldıktan sonra Hamburg yakınlarında bir köyde, ölene kadar sakin bir yaşam sürdü.

[3] Sanayi işçileri, özel sektör çalışanları ve devlet memurları çağrıya “Bu pogromlar işçi sınıfına bir saldırıdır: Grev, grev, grev,” sloganıyla cevap vererek sokaklara döküldü. Nazi ordularının işgali altındaki ülkede, eşi görülmemiş ve akıl almaz bir toplumsal dayanışma örneğiydi. Grev Hilvesum, Zaandam, Haarlem ve Utrecht gibi komşu kentlere de yayıldı. Grev sert ve kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Αd Van Liempt, Hitler’s bounty hunters. The Betrayal of the Jews, Berg Yayınevi, Οxford-New York, 2005.

[4] The World at War, Occupation, anlatıcı: Laurence Olivier, yönetmen: Michael Darlow, yapımcı: Jeremy Isaacs, metinler: Charles Bloomberg, BBC 1973.

[5] Emma Sky, Τhe Unraveling: High Hopes and Missed Opportunities in Iraq (2015)

[6] İ Efimerida ton Sintakton, 3-4 Eylül 2016.

Yunanca aslından çeviren: Lale Alatlı

Destek: Athina Katsiveli

Το Ναυάγιο

Yπάρχει κάτι το συντριπτικά ποιητικό στη θέα ενός ναυαγίου. Είναι η αντίθεση των εικόνων που τροφοδοτεί και υπενθυμίζει τη δύναμη και την αγριάδα που συγκροτεί καμμιά φορά την ομορφιά. Είναι η  καταστροφή του ανθρώπινου μόχθου, τα συντρίμμια και τα χαλάσματα της ανθρώπινης παρουσίας και έπειτα ο χρόνος μετά την καταστροφή, η κίνηση και η επινοητικότητα, οι λύσεις της ίδιας της ζωής, στη φυσική της εκδοχή, η ίδια η δημιουργία, ο μηχανισμός της ζωής που αναλαμβάνει ως διάδοχη κατάσταση πάνω στην πραγματικότητα του θανάτου. Ο θαλάσσιος κόσμος έρχεται να κατοικήσει και να δώσει ζωή στα συντρίμμια και στα ναυάγια των ανθρώπων.

   Την ένταση και την αμφισημία της εικόνας ενός ναυαγίου ενισχύουν και συντονίζουν οι δομικές αντιφάσεις που συγκροτούν την πρόσληψη και τη συνείδηση. Στη γλώσσα, για παράδειγμα, το γαλάζιο και οι εκδοχές του συνδέονται άμεσα με το σκηνή του ναυαγίου. Κι όμως η σιωπή των υδάτων είναι διάφανη και το χρώμα έχει να κάνει με το  φως, με το καθρέφτισμα του ουρανού.

   Οι αντινομίες του λόγου δεν αποτρέπουν βέβαια τα έργα των ανθρώπων, δηλαδή την ιστορία της ταξικής βίας, από το να εκδηλώνεται στην πιο συντριπτική, μακάβρια και υβριστική της εκδοχή. Εδώ το σχήμα λόγου λειτουργεί ως προανάκρουσμα για την πορεία προς τον αφανισμό ενός ολόκληρου πολιτισμού. Αν το Vasa1 και ο Τιτανικός δηλώνουν δύο άκρα στις εκδοχές των ναυαγίων της ανθρώπινης αλαζονείας, ο φρικτός θάνατος στην άβυσσο του Ατλαντικού Ωκεανού στη διάρκεια του Δευτέρου Παγκοσμίου Πολέμου των πληρωμάτων περισσότερων από 4500 σκαφών που σχημάτιζαν τις νηοπομπές από τις ΗΠΑ στην πολιορκημένη από τους Γερμανούς Μεγάλη Βρετανία αποτελεί ένα μόνο από τα φρικτά επεισόδια στο σφαγείο των παγκόσμιων πολέμων, όπου η καταστροφή και το ναυάγιο του αντιπάλου γίνεται ύψιστος σκοπός. Δράστες αυτών των «ηρωϊκών πράξεων» τα πληρώματα των γερμανικών υποβρυχίων Uboat του ναυάρχου Ντένιτς2 που χρίστηκε διάδοχος του Χίτλερ στο ναυάγιο του Τρίτου Ράιχ που θα διαρκούσε 1000 χρόνια. Οι νεαροίι που έπνιγαν τους συνομήλικούς τους ναυτικούς στα παγωμένα νερά του Ατλαντικού είχαν τη φήμη του ήρωα και του ευγενικού πολεμιστή σύμφωνα με την χαρακτηριστική στρέβλωση των συνειδήσεων που σε περιόδους πολέμου θεωρεί τους αδίστακτους εγκληματίες «ήρωες» της πατρίδας.

   Στο ναυάγιο αυτό της ανθρώπινης συνείδησης υπάρχουν ωστόσο πράξεις ―συχνά βυθισμένες στη λήθη της συγκυρίας— που αποτελούν ελπίδα φωτός. Στη διάρκεια της γερμανικής κατοχής στην Ολλανδία δύο εργάτες του Άμστερνταμ, ο οδοκαθαριστής Jan Pick3 και ο Willem Kraan, μέλη του Oλλανδικού Κομμουνιστικού Κόμματος, παρακίνησαν του πολίτες της ολλανδικής πρωτεύουσας σε γενική απεργία εναντία στον εκτοπισμό των Εβραίων συμπολιτών τους στα στρατόπεδα θανάτου. Πρόκειται για μια σπουδαία, μοναδικής ιστορικής σημασίας, πράξης συλλογικής αντίστασης και κοινωνικής αλληλεγγύης σε κατεχόμενη από τα ναζιστικά στρατεύματα πόλη της Ευρώπης φωτεινό παράδειγμα στο ναυάγιο του πολέμου και της ταξικής βίας.

   Στις μέρες μας το πρόσφατο παρελθόν μοιάζει με μακρινές ιστορίες. Κι όμως η βία των πολέμων, η μεθοδευμένη και συστηματική εκδήλωση της ισχύος των κυρίαρχων τάξεων φανερώνουν ότι η διατήρηση της εξουσίας τους θέτει σε άμεσο κίνδυνο τον πολιτισμό. Η ανεπανόρθωτη οικολογική καταστροφή των θαλασσών του Ειρηνικού, πεδίο δοκιμής του πυρηνικού οπλοστασίου της Γαλλίας στην Πολυνησία, ο εφιάλτης της Φουκουσίμα, η έναντι αμοιβής δισεκατομμυρίων καταβύθιση σκαφών μετοξικά και πυρηνικά απόβλητα ευρωπαϊκών εταιριών στα νερά της νότιας Αδριατικής από την ιταλική Μαφία, η καταστροφή των χημικών της Συρίας από το ναυτικό των ΗΠΑ στη θάλασσα νοτίως της Κρήτης αποτελούν στιγμιότυπα ενός δράματος που μας παραπέμπει στα αδιέξοδα και στο ναυάγιο ενός ολόκληρου πολιτισμού, ενός τρόπου παραγωγής.

   «Tι κάνεις όταν δεις έναν άνθρωπο να πνίγεται στα νερά», θα αναρωτηθεί από το πρόσφατο παρελθόν, ο Jan Pick. «Δεν ρωτάς αν τα νερά είναι καθαρά ή όχι. Βουτάς να τον σώσεις γιατί απλώς δεν υπάρχει άλλη επιλογή»4.

   Πως απαντούν οι σύγχρονες κοινωνίες στο δράμα των ανθρώπων που πνίγονται; Πως αντέδρασε ο πολιτισμένος κόσμος στα πνιγμένα παιδιά των προσφύγων στα νερά της Μεσογείου;

   Το γεγονός ότι οι ηγέτες της Ευρωπαϊκής Ένωσης επιλέγουν να στείλουν συμβολικό μήνυμα στους καιρούς της κρίσης ―την οποία οι ίδιοι προκάλεσαν και κυνικά επιχειρούν να αξιοποιήσουν― από τις πλατφόρμες των πυρηνοκίνητων αεροπλανοφόρων τους αποκαλύπτει ότι δεν είναι σε θέση να αντιληφθούν το ναυάγιο της πολιτικής τους5. Μιας πολιτικής που έσπειρε τον όλεθρο και την καταστροφή τώρα θερίζει θύελλες είτε με μορφή των αντιδραστικών κινημάτων όπως αυτό του φονταμενταλισμού είτε με την ανησυχητική άνοδο της ακροδεξιάς στην Ευρώπη6.

   Ιστορία διδάσκει. Μόνον οι κοινωνικοί αγώνες, η εκδήλωση της ταξικής αλληλεγγύης των καταπιεσμένων και η δημιουργία πολιτικών οργάνων που υπερασπίζονται τα ζωτικά τους συμφέροντα, τη ζωή, την αξιοπρέπεια και την ελπίδα της συντριπτικής πλειοψηφίας των πολιτών του κόσμου μπορεί να μας προφυλάξει από το διαγραφόμενο ναυάγιο ενός ολόκληρου πολιτισμού. Ωστόσο η σπουδαία δράση των ταπεινών Jan Pick και Willem Kraan αποτελεί παράδειγμα αλληλεγγύης. Πράξεις σαν αυτές διέσωσαν τις αξίες του ανθρωπισμού από τις καταιγίδες και τα τρομακτικά ναυάγια του περασμένου αιώνα των δύο παγκοσμίων πολέμου, της ατομικής βόμβας και των ναζιστικών στρατοπέδων συγκέντρωσης. Στους ταραγμένους καιρούς που διανύουμε, της οικονομικής και κοινωνικής κρίσης, των πολέμων, των προσφύγων, των διωκόμενων και κατατρεγμένων της γης, της αναβίωσης του φασισμού και της αντίδρασης το αίτημα του ανθρωπισμού παραμένει κρίσιμο..

  1. Πολεμικό σκάφος του σουηδικού ναυτικού μήκους 300 μέτρων που κατασκευάστηκε από ιδιώτες Ολλανδούς την περίοδο των ιμπεραλιστικών βλέψεων της Σουηδίας τον 17ο αιώνα. Το σκάφος βυθίστηκε αμέσως μετά την καθέλκυσή του λόγω των κατασκευαστικών ατασταλιών του Ολλανδού ναυπηγού, του υπερβολικού βάρους των κανονιών του και της πολυκύμαντης διακόσμησής του που αποσκοπούσε στο να εξυμνεί τον φιλόδοξο σουηδό βασιλιά Γουσταύο Αδόλφο τον Μέγα (Gustav Adolf den store) (1594-1632) που θεωρούσε τον εαυτό του στρατιωτική ιδιοφυία.
  2. Karl Dönitz, 1891-1980. Γερμανός ναύαρχος διάδοχος του Χίτλερ. Ως αιχμάλωτος αξιωματικός υποβρυχίων των Άγγλων στον Α΄. Π. Πόλεμο επεξεργάστηκε την τακτική Rudeltaktik γνωστή ως «αγέλη των λύκων». Δικάστηκε για εγκλήματα πολέμου στη Νυρεμβέργη και μετά από 10 χρόνια φυλάκισης έζησε ήσυχα σε χωριό κοντά στο Αμβουργο όπου και πέθανε.
  3. Με το σύνθημα «Αυτά τα πογκρόμ αποτελούν επίθεση στην εργατική τάξη: Απεργία, απεργία, απεργία», βιομηχανικοί εργάτες, υπάλληλοι και δημόσιοι υπάλληλοι απάντησαν στο κάλεσμα και κατέβηκαν στους δρόμους. Ήταν μια πρωτοφανής και αδιανόητη εκδήλωση κοινωνικής αλληλεγγύης σε κατεχέμενη από ναζιστικά στρατεύματα χώρα. Η απεργία επεκτάθηκε και σε γειτονικές πόλεις στο Hilvesum, Zaandam, Haarlem και στην Ουτρέχτη. Η απεργία αντιμετωπίστηκε με σκληρή αιματηρή καταστολή.Βλ.:Αd Van Liempt, Hitler’s bounty hunters. The Betrayal of the Jews, εκδ. Berg, Οxford-New York, 2005.
  4. Βλ. The World at War, Occupation, αφηγ: Laurence Olivier, σκηνοθεσία Michael Darlow, παραγωγή: Jeremy Isaacs, κείμενο Charles Bloomberg, παραγωγή BBC 1973.
  5. Emma Sky, Τhe Unraveling: High Hopes and Missed Opportunities in Iraq (2015)
  6. Βλ. Η Εφημερίδα των Συντακτών, 3-4 Σεπτεμβρίου 2016.

Γιώργος Ιαννόπουλος

İanopoulos Yorgos – İyilik rüzgârı

İanopoulos Yorgos – İyilik rüzgârı (Άνεμος ευεργεσίας).

1961 doğumlu Yorgos İannopoulos 1995’ten beri ENEKEN dergisini yayımlamakta. Aynı adlı yayınevinin de yöneticisidir. İki şiir kitabı, bir de romanı var. Şiirleri seslendirilerek, CD olarak yayımlanmıştır. Düzyazı eserleriyle beraber birçok eseri çeşitli dillere çevrilmiştir.

İyilik rüzgârı

Bazen

çekilmez bir sıcağın,

zamansız bir ölümün,

uyuşuk bir dönemin ardından

durulur

ışık,

sular,

ışıklar

 

ardından

iyilik rüzgârı

her şeyin üzerinden geçer

ruhumuzu arındırır

Pieria Dağları’nın

pınarında yıkayarak.

 

Dolunay soyunur

serinletir,

dayanılmaz hayatta.

 

Sonra, toprağın altında eriyenlerin

derdine ortak olursun

ve onların duygularının entropisi

hayatın iyiliğini yok eder.

 

Yunanca aslından çeviren: Lale Alatlı

 

Άνεμος ευεργεσίας

Γιώργος Γιαννόπουλος

 

Καμιά φορά

έπειτα από έναν αφόρητο καύσωνα,

έναν αιφνίδιο θάνατο,

μιαν υπνωτισμένη εποχή

ηρεμούν

το φως,

τα νερά,

τα φώτα

 

έπειτα

άνεμος ευεργεσίας

καλύπτει τα πάντα

καθάρεσαι εντός

λουσμένος σε πηγή

των Πιερίων.

 

Ξεγυμνώνεται η πανσέληνος

δροσίζει

στην ανυπόφορη ζωή.

 

Μετά συμπονείς τους θαμμένους

που λιώνουν

κι η εντροπία των αισθήσεων τους

απωλαίνει την ευεργεσία της ζωής.